Malikanenin bahçesindeki manolya ağaçları tomurcuklanmaya başlamıştı. Doğa uyanıyordu ama evin içindeki uyanış çok daha yavaş ve sancılıydı.
Aden, artık misafir odasında değil, Atlas’ın odasının hemen yanındaki geniş odada kalıyordu. Gününün neredeyse tamamı Atlas’la geçiyordu. O minik, Delta kanı taşıyan bebek, Aden’in iyileşme reçetesi gibiydi. Atlas’ın kokusu, Yekta’nın değil, Karan’ın ve masumiyetin kokusuydu. Aden onu kucağına aldığında, Viktor’un kafesinde hissettiği o "nesneleştirilme" hissi siliniyor, yerine işe yarar, sevgi dolu bir "birey" olma hissi geliyordu.
Karan ise bu tabloyu genellikle kapı pervazından, sessizce izliyordu. İçeri girmeye, o tabloyu bozmaya korkuyordu. Aden’e yaklaşırsa, camdan bir heykel gibi kırılacağından endişe ediyordu.
Bir gece, sabaha karşı saat üç sularıydı.
Malikane derin bir uykudaydı. Aniden, Aden’in odasından boğuk, dehşet dolu bir çığlık yükseldi.
"Hayır! Dokunma! Bırak!"
Karan, sanki hiç uyumamış gibi saniyesinde yatağından fırladı. Koridoru koşarak geçti ve Aden’in odasına daldı.
Aden, yatağın içinde oturmuş, elleriyle havayı yumrukluyor, görünmez düşmanlarla savaşıyordu. Gözleri açıktı ama görmüyordu. Ter içindeydi. Çukurlar bölgesindeki o serserileri, Viktor’un o buz gibi ellerini görüyordu.
"Aden!" dedi Karan, yatağa yaklaşarak. "Benim! Karan! Uyan!"
Aden, Karan’ın sesini duymadı. "Gelme!" diye bağırdı, sırtını yatak başlığına vurarak. "Karan gelmeyecek! O beni bıraktı! Gelmeyecek!"
Bu sözler, Karan’ın kalbine bir bıçak gibi saplandı. Aden’in bilinçaltında hala "terk edilmiş" o çocuk vardı.
Karan, Aden’i sarsmadı. Bağırmadı. Yatağın kenarına, Aden’e temas etmeyecek kadar uzağa oturdu. Ve en güçlü silahını, ama bu sefer en şefkatli haliyle kullandı: Feromonlarını.
Odayı yavaşça, bir okyanus dalgası gibi saran ılık bir orman kokusu kapladı. Yağmur sonrası toprak, güven veren sedir ağacı ve huzur. Baskılayan değil, sarıp sarmalayan bir koku.
"Geldim," dedi Karan, fısıldayarak. "Gelmeliydim ve geldim. Buradayım Aden. O soğuk bitti. O kafes kırıldı."
Aden’in titremeleri yavaşladı. Burnuna dolan koku, kâbusun siyah dumanlarını dağıttı. Gözlerini kırpıştırdı ve odaklandı. Karşısında, endişeyle ona bakan, gözleri dolu dolu Karan’ı gördü.
Aden, derin bir nefes aldı ve hıçkırarak Karan’ın göğsüne atıldı.
"Çok soğuktu," diye ağladı Aden. "Rüyamda yine o bodrumdaydım. Sen yoktun."
Karan, kollarını Aden’e sardı. Onu bir daha asla bırakmayacakmış gibi, ama kemiklerini de kırmadan, nazikçe sardı. Çenesini Aden’in terli saçlarına yasladı.
"Asla," dedi Karan. "Bir daha asla üşümeyeceksin. Gerekirse güneşi söküp odana getiririm ama seni üşütmem."
O gece, Karan odadan çıkmadı. Aden’in yatağında değil, yatağın yanındaki halıda, sırtını yatağa yaslayarak sabahladı. Aden’in elini tuttu sadece. Aden uykuya daldığında bile o eli bırakmadı.
Ertesi sabah, kahvaltı masası her zamankinden farklıydı.
Karan, Aden’in tabağına en sevdiği reçelden koyarken duraksadı. Aden’in gözlerinin altı hala mordu ama yüzünde, kâbusun ardından gelen o dinginlik vardı.
"Bu ev," dedi Karan aniden. "Sana iyi gelmiyor Aden."
Aden başını kaldırdı. "Ne?"
"Duvarlar," dedi Karan, etrafı göstererek. "Merdivenler... O odalar... Her köşede kötü bir anı var. Yekta’nın gölgesi var. Ne kadar temizlersek temizleyelim, bu evin hafızası kirli."
Karan elini uzattı, masanın üzerinden Aden’in elini tuttu.
"Gidelim," dedi.
Aden şaşırdı. "Nereye? Kaçıyor muyuz?"
"Hayır," dedi Karan, hafifçe gülümseyerek. Aylar sonra ilk gerçek gülümsemesiydi bu. "Kaçmıyoruz. Başlıyoruz. Şehrin dışında, göl kenarında eski bir dağ evim var. Kimse bilmez. Sadece ben, sen ve Atlas. Hizmetçi yok, koruma yok, geçmiş yok."
Aden, bu teklifi düşündü. Bu evden uzaklaşmak... O merdivenleri görmemek...
"Atlas’a ben bakabilirim," dedi Aden, heyecanla. "Ama yemek yapmayı bilmem. Yani... eskiden bilirdim ama unuttum."
"Ben yaparım," dedi Karan. "Sen sadece... iyileşmeye bak."
...
Öğleden sonra, gürültülü şehirden ve o kasvetli malikaneden kilometrelerce uzakta, ormanın derinliklerinde, masmavi bir gölün kıyısındaki ahşap eve vardılar.
Burası sessizdi. Sadece kuş sesleri ve rüzgarın ağaçlardaki hışırtısı vardı. Hava temizdi.
Karan, kucağında Atlas, diğer elinde çantalarla eve girdi. Aden, verandada durmuş, göle bakıyordu. Ciğerlerine çektiği hava, özgürlüğün ta kendisiydi.
Akşam olduğunda, Karan şömineyi yaktı. Evin içi, odun ateşinin çıtırtısı ve sıcaklığıyla doldu.
Karan, mutfakta basit bir makarna yapmıştı. Lüks sofralar, gümüş çatallar yoktu. Yerdeki puf minderlere oturdular. Atlas, yanlarındaki ana kucağında uyuyordu.
Yemeklerini yerken aralarında utangaç bir sessizlik vardı. Sanki birbirini yıllardır tanıyan iki düşman değil, ilk kez buluşan iki flörtöz genç gibiydiler.
Karan, şarabından bir yudum aldı ve kadehi bıraktı. Aden’e döndü. Ateşin kızıllığı Aden’in yüzüne vuruyor, onu olduğundan daha da büyüleyici gösteriyordu.
"Merhaba," dedi Karan aniden.
Aden şaşkınlıkla ona baktı. "Merhaba?"
"Ben Karan," dedi Karan, elini uzatarak. "Biraz hırçın, çokça hata yapmış ama dersini almış bir adamım. Ve... karşımdaki o menekşe gözlü genci tanımak istiyorum. Geçmişini değil. Sadece şu anını."
Aden, Karan’ın ne yapmaya çalıştığını anladı. Geçmişi silip, o sayfayı yırtıp, en baştan, temiz bir sayfadan başlamak istiyordu.
Aden gülümsedi. Bu, aylar sonra gelen, gözlerinin içine kadar ulaşan ilk gerçek gülümsemeydi.
Elini uzattı ve Karan’ın elini sıktı.
"Memnun oldum Karan," dedi. "Ben Aden. Biraz kırgın, biraz yorgun... Ama iyileşmeye çalışan biriyim."
Karan, Aden’in elini bırakmadı. Yavaşça kendine çekti. Aden direnmedi. Aralarındaki mesafe kapandı.
"Seni öpebilir miyim Aden?" diye sordu Karan. "Eşin olarak değil. Sahibin olarak hiç değil. Sadece... sana aşık olan adam olarak."
İzin istemesi... Karan’ın bu değişimi Aden’in kalbini eritti. Eskiden olsa alır, sahip olur, hükmederdi. Şimdi ise bekliyordu.
Aden başını hafifçe salladı. "Evet."
Karan eğildi. Dudakları Aden’in dudaklarına değdiğinde, zaman durdu. Bu öpücükte şehvet yoktu; şefkat vardı, özür vardı, minnet vardı. Yaraları saran bir merhem gibiydi.
Aden, Karan’ın kokusunu içine çekti. Artık o koku canını yakmıyordu. O koku, ev demekti.
Geri çekildiklerinde, ikisinin de gözleri doluydu.
"Seni seviyorum," dedi Karan, alnını Aden’in alnına yaslayarak. "Ve bu sefer... Bu sefer her şeyi doğru yapacağım."
Yan taraftan, Atlas’ın uykusunda çıkardığı küçük bir mırıldanma sesi geldi. İkisi de dönüp bebeğe baktılar.
Aden, başını Karan’ın omzuna yasladı ve ateşi izledi.
Dışarıda gece karanlıktı ama içeride, o küçük ahşap evde, nihayet güneş doğmuştu.
Artık korkacak bir şey yoktu. Çünkü en büyük fırtınaları atlatmışlardı.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Kırık Akisler Senfonisi (Omegaverse)
FantasyYeraltı dünyasının tartışmasız lideri Delta (Karan), yıllar önce hayatını kurtaran ve feromonları garip bir şekilde uyumlu olan bir Beta ile "ruh eşi" olduğuna inanmaktadır. Bu Beta'yı korumak için dünyayı yakabilecek bir sadakatle bağlıdır. Ancak r...
