Malikanenin büyük salonunda zaman, buz tutmuş bir nehir gibi durmuştu. Yekta, merdivenlerin başında kucağındaki bebekle titrerken, Aden aşağıda, Karan’ın kollarının arasında ama ona dokunmadan, bir heykel soğukluğuyla duruyordu.
Aden’in gözleri Yekta’nın üzerindeydi. O gözlerde artık beş ay önceki o korkak, "Beni sevin" diye yalvaran bakışlar yoktu. Viktor’un buzdan kafesi, Aden’in içindeki çocuğu öldürmüş, yerine hissiz ve acımasız bir yetişkin bırakmıştı.
Karan, Aden’i biraz daha kendine çekmek istedi. O hasret kaldığı kokuyu içine çekmek, ona "Güvendesin" demek istedi. Ama Aden, Karan’ın göğsüne yasladığı elini sertçe iterek ondan uzaklaştı. Bu hareket, salondaki sessizliği bir kırbaç gibi böldü.
Aden, Karan’a döndü. Yüzünde tiksintiyle karışık bir hayal kırıklığı vardı.
"Neden?" diye sordu Aden. Sesi fısıltı değildi; net, keskin ve sorgulayıcıydı.
Karan şaşırdı. "Aden, sevgilim..."
"Bana sevgilim deme," dedi Aden, elini kaldırarak. Parmağını yukarıda, merdivenlerin başında duran Yekta’ya doğrulttu. "O neden hala burada Karan? Neden hala bu evin havasını soluyor? Neden benim mezarımın üzerinde yaşamasına izin verdin?"
Karan yutkundu. Bu sorunun cevabı, boğazında bir yumru gibiydi. "Aden, dinle... Atlas için. Oğlumuz için. Doktorlar, bebeğin yaşaması için annesinin feromonlarına ihtiyacı olduğunu söyledi. Mecburdum. Yemin ederim sadece mecburiyetten..."
Aden acı bir kahkaha attı. Bu gülüşte neşe yoktu; cam kırıkları vardı.
"Mecburiyet," diye tekrarladı Aden. "Beni o bodrumda, o soğukta ölüme terk ederken de mecbur muydun? Ben senin için ölürken, sen onu yaşatmak için yatağına mı aldın?"
"Ona dokunmadım!" diye bağırdı Karan, çaresizce. "Yemin ederim Aden, o günden sonra ona elimi bile sürmedim. O benim için bir hiç!"
"Bir hiç mi?" Aden, Yekta’ya baktı. "Kucağında senin soyunu taşıyor. Sen beni seçmedin Karan. Sen kanını seçtin. Beni o gün o merdivenlerde kurban ettin, bugün de 'Mecburdum' diyerek vicdanını temizlemeye çalışıyorsun."
Aden arkasını döndü. Kapıya yöneldi.
"Nereye?" Karan panikle kolunu tuttu.
Aden, Karan’ın eline, sanki üzerine asit dökülmüş gibi baktı. O bakış, Karan’ın elini çekmesine yetti.
"Bana dokunma," dedi Aden, sesi buz gibiydi. "Viktor bile bana dokunurken senden daha dürüsttü. En azından o, beni bir eşya olarak gördüğünü saklamıyordu. Sen ise 'Ruh eşim' deyip arkamdan bıçakladın."
"Gitme," diye yalvardı Karan. Velovis’in yenilmez Delta’sı, hizmetçilerinin önünde diz çökmeye hazırdı. "Nereye istersen oraya gidelim. Bu evi yakalım. Sadece gitme."
Aden durdu. Başını çevirip Karan’a baktı. "Bu evde kalacağım," dedi.
Karan’ın gözlerinde bir umut ışığı parladı.
"Ama," diye devam etti Aden, o umudu söndürerek. "Senin için değil. Gidecek yerim olmadığı için. Ve onun..." Gözlerini Yekta’ya dikti. "Onun, her gün yüzüme bakıp, öldüremediği şeye, yani bana bakarak acı çekmesini izlemek için."
Aden, kimseye bakmadan merdivenlere yöneldi. Yekta’nın yanından geçerken durmadı bile. Sadece rüzgarı, Yekta’nın yüzüne çarptı. Omuzları dikti, başı yukarıdaydı. Ama odasına girip kapıyı kapattığında, sırtını kapıya yaslayıp yere çöktü ve sessizce, hıçkırmadan, sadece gözlerinden yaşlar akıtarak ağladı.
Takip eden günler, malikanede soğuk bir savaşın gölgesinde geçti.
Aden, misafir odasına yerleşmişti. Karan’ın odasına girmiyor, onunla yemek yemiyor, yüzüne bile bakmıyordu. Karan ise bir gölge gibi Aden’in peşindeydi. Kapısına en sevdiği çiçekleri (menekşeleri değil, artık onlardan nefret ediyordu Aden) bırakıyor, en pahalı hediyeleri yığıyordu. Ama Aden hiçbirine dokunmuyordu.
Karan, Aden’i kazanmak için çırpınıyordu. Geceleri Aden’in kapısının önünde yerde oturuyor, sabaha kadar nöbet tutuyordu. "Sadece bir kelime," diye yalvarıyordu kapının ardından. "Bana bağır, bana vur, ama yok sayma."
Aden içeriden cevap vermiyordu. Oysa kalbi, Karan’ın o pişman kokusunu aldıkça sızlıyordu. Ama affetmek... Affetmek, yeniden kırılmayı göze almaktı. Ve Aden’in kırılacak tek bir parçası bile kalmamıştı.
Yekta ise köşeye sıkışmış bir fare gibiydi. Aden’in dönüşü, onun sonuydu. Karan’ın Aden’e bakışını görüyordu; o tapınmayı, o pişmanlığı. Karan, Aden’i geri kazanmak için dünyayı yakardı ve Yekta, o ateşe atılacak ilk odundu.
Biliyordu. Karan, Atlas biraz daha büyüdüğünde, anneye ihtiyacı kalmadığında Yekta’nın ipini çekecekti.
"Bir şeyler yapmalıyım," diye fısıldadı Yekta aynadaki aksine. Gözleri delilikle parlıyordu. "Bu evden atılacaksam bile, o Omega’yı da yanımda götüreceğim."
Olay günü, hava kurşuni ve basıktı.
Karan, çalışma odasında bir toplantıdaydı. Aden, günlerdir ilk kez odasından çıkmış, koridorda amaçsızca dolaşıyordu. Ayakları onu istemsizce bebek odasına, Atlas’ın odasına götürdü.
Kapı aralıktı. İçeriden bebek telsizinin cızırtısı ve Atlas’ın agu sesleri geliyordu.
Aden kapıyı itti ve içeri girdi.
Atlas, beşiğinde yatıyordu. Altı aylıktı. Siyah saçları, babasınınkine benziyordu. Gözleri... O gözler Karan’ın kopyasıydı.
Aden beşiğe yaklaştı. İçinde karmaşık duygular savaşıyordu. Bu bebek, Yekta’nın parçasıydı. Ona yapılan ihanetin, Karan’ın başkasına dokunuşunun meyvesiydi. Ondan nefret etmeliydi.
Ama bebek... Bebek masumdu.
Atlas, Aden’i görünce gülümsedi ve elini uzattı. O minik, boğumlu parmaklar havayı yakalamaya çalıştı.
Aden’in kalbindeki buzlar çatırdadı. Elini uzattı, işaret parmağını Atlas’ın avucuna bıraktı. Bebek, Aden’in parmağını sıkıca kavradı. Aden’in kokusu, o baskılanmış ama hala var olan menekşe kokusu bebeği sakinleştirmişti.
"Senin suçun yok," diye fısıldadı Aden. "Baban bir aptal, annen bir şeytan... Ama sen sadece bir bebeksin."
Tam o sırada, odanın gölgesinden bir ses geldi.
"Ona dokunma."
Aden irkilerek elini çekti. Yekta, odanın köşesindeki emzirme koltuğunda oturuyordu. Karanlıkta beklemişti. Bir avcı gibi.
Aden, "Ona zarar vermiyordum," dedi soğukça. "Merak etme, senin gibi çocukları kalkan olarak kullanmam."
Yekta ayağa kalktı. Yüzünde tuhaf, çarpık bir gülümseme vardı. "Biliyorum," dedi. Yavaşça beşiğe yaklaştı. "Sen çok asilsin değil mi? Çok masumsun. Karan’ın gözündeki o kutsal kurbansın."
Yekta, beşiğin diğer tarafına geçti. Şimdi Atlas ikisinin arasındaydı.
"Ama biliyor musun Aden?" dedi Yekta, sesi fısıltıya düşerken. "Tarih tekerrürden ibarettir. Ve Karan... Karan sadece gördüğüne inanır."
Yekta, ani bir hareketle elini beşiğe soktu.
Tırnakları uzundu. Hiç tereddüt etmeden, kendi oğlunun, Atlas’ın o yumuşacık kolunu sertçe çimdikledi ve tırnağını batırdı.
Bebek, acıyla tiz bir çığlık attı.
Aden dehşet içinde kaldı. "Ne yapıyorsun? Delirdin mi sen?"
Atlas’ın ağlaması odayı inletirken, Yekta elini hızla çekti ve kendi yanağına sert bir tokat attı. Yanağı anında kızardı. Sonra saçlarını karıştırdı.
Ve çığlık atmaya başladı.
"İMDAT! KARAN! YETİŞ!"
Aden, Yekta’nın ne yaptığını anladığında kanı dondu. "Yapma..." dedi. "Yine mi? Yine aynı oyun mu?"
Koridordan koşma sesleri geldi. Karan’ın ağır adımları zemini titretiyordu.
"BEBEĞİMİ ÖLDÜRÜYOR!" diye bağırdı Yekta, beşiğin üzerine kapanarak. "BIRAK ONU! DOKUNMA OĞLUMA!"
Karan kapıyı tekmeleyerek açtı ve içeri daldı.
Gördüğü manzara şuydu: Atlas çığlık çığlığa ağlıyordu. Yekta beşiğe kapanmış, saçı başı dağınık, yanağı kızarmış halde ağlıyordu. Aden ise beşiğin diğer tarafında, donup kalmış bir halde duruyordu.
"Ne oluyor burada?" diye kükredi Karan.
Yekta, yaşlı gözlerini Karan’a çevirdi. "Geldi..." dedi hıçkırarak. "Odaya girdi... 'Bu bebek ölmeli' dedi. Atlas’ı boğmaya çalıştı Karan! Engel olmaya çalıştım, bana vurdu! Bak!" Kızaran yanağını gösterdi. "O bir canavar! Senin oğlundan nefret ediyor!"
Aden, Karan’a baktı.
Savunmadı kendini. "Ben yapmadım" demedi. "Yalan söylüyor" demedi. Sadece baktı.
Eğer Karan, bunca şeyden, o videodan, o pişmanlıktan sonra hala bu insana inanacaksa... O zaman Aden için gerçekten hiçbir umut yoktu. O zaman Karan sevilmeye değil, terk edilmeye layıktı.
Karan’ın gözleri Atlas’a kaydı. Bebek ağlıyordu. Kolunda tırnak izi ve kan vardı.
Sonra Yekta’ya baktı.
En son Aden’e baktı.
Odadaki hava ağırlaştı. Delta feromonları, oksijeni tüketen bir yangın gibi yayıldı.
Karan yavaş, çok yavaş adımlarla beşiğe yaklaştı.
Yekta, içinden zafer çığlıkları atıyordu. 'İnandı,' diye düşündü. 'Yine inandı. Çünkü ortada zarar görmüş bir bebek var. Bir baba bunu affetmez.'
Karan, beşiğin başında durdu. Elini uzattı ve ağlayan Atlas’ı kucağına aldı. Bebeği göğsüne bastırdı, sakinleştirdi.
Sonra Aden’e döndü.
Yekta, "At onu!" diye bağırdı. "Öldür onu Karan! Bebeğimize dokundu!"
Karan, Aden’e doğru bir adım attı. Aden geri çekilmedi. Gözlerini kaçırmadı.
Karan, kucağında bebekle Aden’in tam önünde durdu.
Ve sonra...
Eğildi ve Aden’in alnını öptü.
Bu hareket, odadaki zamanı durdurdu. Yekta’nın çığlığı boğazında düğümlendi. Aden’in şaşkınlığı gözlerinden okundu.
"Biliyorum," dedi Karan, Aden’in gözlerinin içine bakarak. Sesi o kadar yumuşaktı ki, Yekta hayatında bu tonu hiç duymamıştı. "Sen yapmadın."
Yekta sendeledi. "Ne? Karan, kolundaki izi görmüyor musun? Bana vurdu! Nasıl ona inanırsın?"
Karan yavaşça Yekta’ya döndü. Ve o an, Yekta hayatının hatasını yaptığını anladı. Çünkü Karan’ın yüzünde öfke yoktu. Saf, buz gibi, geri dönüşü olmayan bir tiksinti vardı.
"Ben Aden’i tanıyorum Yekta," dedi Karan. "O, Viktor’un kafesindeyken bile onurunu kaybetmedi. O, sokaklarda açlıktan ölürken bile hırsızlık yapmadı. O, senin gibi kendi kanından olan bir bebeğe tırnak geçirecek kadar alçalmaz."
Karan, bebeğin kolundaki tırnak izini gösterdi. "Bu iz... Senin o iğrenç manikürlü tırnaklarına ait."
Yekta geriledi. "Hayır... Ben annesiyim... Ben..."
"Sen anne değilsin," dedi Karan, sesi giderek yükselirken. "Sen sadece bir kuluçka makinesiydin. Ve şimdi... süren doldu."
Karan, bebeği Aden’e uzattı. "Tut," dedi.
Aden tereddütle kollarını açtı. Karan, kendi oğlunu, Yekta’nın gözleri önünde Aden’in kucağına bıraktı. Bu, nihai güvendi. Bu, "Anne sensin" demekti.
Atlas, Aden’in kucağında sustu.
Karan, elleri serbest kalınca Yekta’ya doğru yürüdü.
"Sana bir şans vermiştim," dedi Karan. "Oğlum için, o kanlı merdivenleri unuttum sanmıştım. Ama sen... sen uslanmazsın. Sen içindeki zehiri akıtmadan duramayan bir yılansın."
"Karan yapma..." Yekta duvara çarptı. "Beni atamazsın... Nereye giderim?"
Karan, Yekta’nın boğazına yapıştı. Bu sefer durmadı. Parmakları Yekta’nın nefes borusuna gömüldü. Yekta’nın ayakları yerden kesildi.
"Atmayacağım," dedi Karan. Yüzü Yekta’nın moraran yüzüne çok yakındı. "Seni bu evden atmayacağım Yekta. Çünkü dışarıda yaşama şansın olur. Sen yaşamayı hak etmiyorsun."
Yekta çırpınıyordu. Tırnaklarıyla Karan’ın kollarına vuruyordu ama nafileydi. Bir Beta’nın gücü, öfkeli bir Delta karşısında bir sinek vızıltısıydı.
"Bu bebek," dedi Karan, arkasındaki Aden ve Atlas’ı işaret ederek. "Senin adını bile bilmeyecek. Sen hiç var olmadın. Sen sadece kötü bir rüyaydın ve şimdi uyanıyoruz."
Karan, Yekta’yı havada tutarak kapıya doğru yürüdü. Koridordaki nöbetçilere başıyla işaret verdi.
"Mahzene," dedi Karan, Yekta’yı nöbetçilerin önüne bir çöp torbası gibi fırlatarak. Yekta yere çakıldı, nefes almaya çalışarak öksürüyordu. "En alt kata. Işık olmayan, ses olmayan o odaya."
Nöbetçiler Yekta’yı kolladından tutup sürüklemeye başladılar.
"Karan!" diye bağırdı Yekta, koridorda sürüklenirken. Sesi korku doluydu. "Öldür beni daha iyi! Oraya atma! Karan yalvarırım!"
Karan, Yekta’nın çığlıklarına cevap vermedi. Kapıyı Yekta’nın yüzüne, o çığlıkların üzerine kapattı.
Sessizlik.
Mutlak, temiz bir sessizlik.
Karan arkasını döndü.
Aden, kucağında bebekle odanın ortasında duruyordu. Gözlerinde şaşkınlık ve ilk kez... korku değil, saygı vardı.
Karan dizlerinin üzerine çöktü. Aden’in ve bebeğin önünde. Başını Aden’in karnına yasladı.
"Bitti," dedi Karan, sesi titreyerek. "Yemin ederim bitti. Artık yalan yok. İftira yok. Sadece biz varız."
Aden, bir elinde Atlas’ı tutarken, diğer elini yavaşça, çok yavaşça Karan’ın saçlarına götürdü. Parmakları Karan’ın saçlarının arasına girdiğinde, Karan derin bir nefes verdi. Sanki yıllardır suyun altında nefesini tutuyordu ve şimdi yüzeye çıkmıştı.
"Hala seni affetmedim," dedi Aden, sessizce.
Karan başını kaldırdı, Aden’in gözlerine baktı. "Biliyorum. Bir ömür sürse de... Affetmen için bekleyeceğim."
Aden, kucağındaki bebeğe baktı, sonra Karan’a.
Yekta gitmişti. Kötülük gitmişti.
Belki her şey hemen düzelmeyecekti. O kafesin izleri, o sokakların soğuğu hemen silinmeyecekti. Ama en azından artık o evin duvarlarında yalan yankılanmıyordu.
Aden, "Kalk," dedi Karan'a.
Karan ayağa kalktı.
Üçü –yaralı bir baba, kırık bir eş ve masum bir bebek– o odada, yeni bir hayatın enkazı üzerinde durdular.
Dışarıda güneş, bulutların arasından sıyrılıp pencereye vurdu.
Bu seferki ışık, soğuk değildi.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Kırık Akisler Senfonisi (Omegaverse)
FantasyYeraltı dünyasının tartışmasız lideri Delta (Karan), yıllar önce hayatını kurtaran ve feromonları garip bir şekilde uyumlu olan bir Beta ile "ruh eşi" olduğuna inanmaktadır. Bu Beta'yı korumak için dünyayı yakabilecek bir sadakatle bağlıdır. Ancak r...
