20

2.4K 159 11
                                        


​Karan’ın "Kimse sağ çıkmayacak" cümlesi, havada asılı kalan son insani sözcüktü. Ondan sonrası, kelimelerin bittiği ve sadece kemik seslerinin, barut kokusunun ve ölümün konuştuğu bir kıyametti.
​Viktor’un korumaları, o şoku atlatıp silahlarına davrandılar ama karşılarında bir adam değil, öfkesiyle ete kemiğe bürünmüş bir felaket vardı. Karan, kucağındaki Aden’i tek koluyla göğsüne bastırıp siper ederken, diğer elindeki silahı ateşledi.
​B

​Mermiler, etten duvarları delip geçti. Karan nişan almıyordu; içgüdüleri namluyu yönetiyordu. Her atış bir isabet, her isabet bir ölüm demekti. Salonun o pahalı, kristal avizeleri, mermilerin etkisiyle parçalanıp aşağıya, kaçışan kalabalığın üzerine yağmur gibi yağdı.
​"Başını eğ!" diye kükredi Karan, Aden’in kulağına.
​Aden, başını Karan’ın boyun girintisine gömmüştü. Gözlerini sıkıca kapatmıştı ama kulaklarını kapatamıyordu. Silah sesleri, çığlıklar, cam kırılmaları... Ve burnuna dolan o yoğun, metalik kan kokusu. Karan’ın kalbi, Aden’in kulağının hemen altında, bir savaş davulu gibi güm güm atıyordu. Bu ritim, Aden’i hayatta tutan tek şeydi.
​Karan’ın şarjörü bittiğinde, silahı bir gürz gibi kullandı. Üzerine atlayan bir Alfa’nın suratına kabzayı indirdi. Adamın yüzü tanınmaz hale geldi. Delta gücü, Karan’ın damarlarında kaynayan bir lav gibiydi. Normal bir insanın kaldıramayacağı ağırlıkları kaldırıyor, kıramayacağı kemikleri kürdan gibi kırıyordu.
​Salon kısa sürede sessizleşti. O lüks davet, bir mezbahaya dönmüştü. Yerde yatan cesetler, devrilen masalar, kana bulanmış beyaz masa örtüleri...
​Sadece bir kişi sürünüyordu.
Viktor.
​Karan, ağır botlarıyla kan gölüne basarak yürüdü. Kucağındaki Aden’i, sanki dünyanın en kırılgan kristaliymiş gibi sıkıca tutuyordu. Aden’in üzerindeki o gümüşi kıyafetlere tek damla kan sıçratmamıştı. Ama kendi siyah gömleği sırılsıklamdı.
​Viktor, vitrinin kırık camlarının üzerinde sürünerek kaçmaya çalışıyordu. Eliyle boğazını tutuyor, hırıltılı nefesler alıyordu. Karan’ın onu yakaladığını görünce, dehşetle sırtüstü döndü.
​"D-Dur..." diye inledi Viktor. "Anlaşabiliriz... Sana her şeyi veririm... Parayı... Bağlantıları..."
​Karan durdu. Viktor’un tam tepesinde, bir ölüm meleği gibi dikildi.
​"Sen," dedi Karan, sesi o kadar soğuktu ki odadaki ısıyı on derece düşürdü. "Sen benim nefesimi çaldın. Sen benim gökyüzümü bir kafese koydun. Bana ne verebilirsin Viktor? Bana kaybettiğim beş ayı geri verebilir misin? Onun gözlerindeki ışığı geri verebilir misin?"
​Karan, ayağını Viktor’un göğsüne koydu.
​"Ona 'Gümüş' adını vermiştin değil mi?" dedi Karan, dişlerinin arasından. "Ona bir eşya muamelesi yaptın."
​Ayağını bastırdı. Viktor’un kaburgalarından çatırtılar gelmeye başladı. Viktor acıyla çığlık attı.
​"Karan yapma!" diye inledi Aden, Karan’ın göğsüne tutunarak. "Gidelim... Lütfen gidelim..."
​Aden’in sesi, Karan’ın içindeki canavarı bir anlığına duraklattı. O sese itaat etmeyecek bir hücresi yoktu. Ama adalet yerini bulmalıydı.
​Karan, ayağını çekti. Eğildi ve yerden, vitrinin kilidini patlattığı silahı aldı. Viktor’un alnına dayadı.
​"Onun adı Aden," dedi Karan. "Ve bu ismi cehennemdekilere öğret."

​Tek el. Ve sessizlik.
​Viktor’un bedeni gevşedi. Kuzeyin en büyük koleksiyoncusu, kendi kanında boğulan bir istatistiğe dönüşmüştü.
​Karan, silahı Viktor’un cesedinin üzerine attı.
​"Gidiyoruz," dedi Aden’e, sesini yumuşatmaya çalışarak. "Bitti sevgilim. Hepsi bitti."
​Karan, o harabeye dönmüş malikaneden çıktı. Dışarıda kar fırtınası başlamıştı. Beyaz kar taneleri, Karan’ın üzerindeki kan lekelerinin üzerine düşüyor, eriyip kızıla karışıyordu. Arkasındaki yanan binanın alevleri, geceyi aydınlatıyordu.
​Bu, kızıl bir kardı.
Bir Delta’nın intikamının rengiydi.

...

​Özel jetin kabini sessizdi. Motorların uğultusu, bir ninni gibiydi.
​Aden, deri koltukta oturuyordu. Karan, dizlerinin üzerine çökmüş, elindeki ılık havluyla Aden’in yüzündeki o simli makyajı siliyordu.
​Aden tepkisizdi. Gözleri boşluğa bakıyordu. Şokun etkisi hala geçmemişti.
​Karan, havluyu bıraktı. Eli, Aden’in boynundaki o platin tasmaya gitti. O soğuk metal, Karan’ın parmaklarını yaktı. Viktor’un "imzası".
​"Bunu çıkaracağım," dedi Karan, sesi titreyerek.
​Aden irkildi. Eliyle tasmayı korumak ister gibi boynuna götürdü. "Anahtarı yok..." diye fısıldadı. "Sadece Viktor'da vardı."
​"Benim anahtara ihtiyacım yok," dedi Karan. Gözleri Aden’in gözlerine kilitlendi. "Bana güveniyor musun?"
​Aden, uzun bir süre Karan’a baktı. O gözlerdeki pişmanlığı, sevgiyi ve o yıkıcı gücü gördü.
Yavaşça başını salladı.
​Karan, iki elinin parmaklarını tasmanın altına soktu. Metal, boynuna yapışmıştı ama Karan canını yakmamaya özen gösterdi. Sonra, kollarındaki kasları sıktı. Delta gücünü parmak uçlarına topladı.
​Aden nefesini tuttu.
​Karan dişlerini sıktı, boynundaki damarlar şişti. Ve metal... o kırılmaz denilen platin alaşım, Karan’ın parmakları arasında inleyerek büküldü. Bir "çıt" sesi duyuldu ve kilit mekanizması parçalandı.
​Karan, tasmayı Aden’in boynundan çekip aldı.
​Aden, derin bir nefes aldı. Ciğerlerine ilk kez özgürlüğün havası doldu. Eliyle boynuna dokundu. İz kalmıştı ama ağırlık gitmişti.
​Karan, o lanet metali yere fırlattı. Sonra Aden’in ellerini tuttu, avuç içlerini öptü.
​"Seni o eve götürüyorum," dedi Karan. Bu en zor kısımdı. "Oraya dönmek istemediğini biliyorum. Ama gitmek zorundayız Aden. Hesabı kapatmak zorundayız. Sonra... sonra nereye istersen oraya gideriz. Dünyanın ucuna bile."
​Aden, "o ev" lafını duyunca titredi. Merdivenler aklına geldi. Yekta’nın çığlığı. Karan’ın öfkesi.
​"O orada mı?" diye sordu Aden. İsmini söylemedi.
​"Evet," dedi Karan, yüzü sertleşerek. "Orada. Ama artık o evin hanımı değil. O bir mahkum."
​"Beni... beni yine suçlar mı?" Aden’in sesi bir çocuğunki kadar ürkekti.
​Karan, Aden’in çenesini tutup başını kaldırdı. "Asla. Gerçeği biliyorum Aden. Videoyu izledim. Masumiyetini gördüm. Sana inanmadığım için... kendimi asla affetmeyeceğim. Ama sen başını dik tutacaksın. O eve bir kaçak gibi değil, o evin gerçek sahibi gibi gireceksin."
​Aden başını omzuna yasladı. Yorgundu. Ruhunda taşıdığı yük, okyanuslardan ağırdı. Ama Karan’ın kokusu... O kan ve barutun altındaki menekşe ve çam kokusu, ona "evde" olduğunu hissettiriyordu.
​...
​Zırhlı araç konvoyu malikanenin demir kapılarından girdiğinde, sabahın ilk ışıkları şehri aydınlatıyordu.
​Malikane sessizdi. Ama bu geliş, sıradan bir geliş değildi. Nöbetçiler, Karan’ın arabasından indiğini gördüklerinde esas duruşa geçtiler. Ancak Karan, arka kapıyı açıp elini uzattığında ve arabadan o inince... herkes donup kaldı.
​Aden.
​Öldü sanılan, mezarı bile olmayan, yas tutulan o çocuk.
​Zayıflamıştı. Solgundu. Üzerinde Karan’ın devasa paltosu vardı ve içinde kaybolmuş gibiydi. Ama oradaydı. Kanlı canlı.
​Hizmetçilerin fısıldaşmaları rüzgar gibi yayıldı. "Menekşe dönmüş... Menekşe yaşıyormuş..."
​Karan, Aden’in elini tutmadı. Belinden kavradı, onu gövdesine yapıştırdı. Bu, herkese verilen bir mesajdı: "O benim parçam. Ona yan gözle bakanı yakarım."
​Kapıdaki merdivenleri çıktılar.
​Karan, o ağır meşe kapıyı tekmeleyerek açtı.
​İçeri girdiler.
​Büyük salon loştu. Ama merdivenlerin başında... O lanetli merdivenlerin başında bir hareketlilik vardı.
​Yekta, kucağında altı aylık Atlas bebekle, gürültüye uyanmış ve odasından çıkmıştı. Saçları dağınıktı, yüzü çökmüştü. Ev hapsi onu bir gölgeye çevirmişti. Aşağıdan gelen sesleri duyunca, Karan’ın döndüğünü sanıp, belki bir af umuduyla merdivenlerin başına gelmişti.
​"Karan?" dedi Yekta, sesi umutluydu. "Döndün mü?"
​Karan başını kaldırdı.
​Aden de başını kaldırdı.
​Yekta’nın gözleri, Karan’dan kayıp onun yanındaki silüete odaklandı.
​Ve Yekta’nın elindeki bebek battaniyesi neredeyse düşüyordu.
​Gözleri yerinden fırlayacak gibi açıldı. Rengi, duvardaki kireçten daha beyaz oldu. Boğazından hırıltılı bir ses çıktı.
​Karşısında, o merdivenlerden atıp yok ettiğini sandığı, aylardır ölüsünün rahatlığıyla yaşadığı kâbusu duruyordu.
​Aden.
​Bir hortlak gibi. Bir intikam yemini gibi.
​Aden, Yekta’ya baktı.
Beş ay önce o merdivenlerin başında duran o korkak, ağlayan çocuk yoktu artık. Viktor’un kafesinde, Çukurlar’ın çamurunda ölen o çocuk gitmişti.
Gözlerinde buz gibi bir ifade vardı.
​Yekta bir adım geriledi. "H-Hayır..." diye fısıldadı. "Bu imkansız... Sen öldün..."
​Karan, Aden’i biraz daha kendine çekti. Bakışlarını Yekta’ya dikti.
​"Yanılıyorsun Yekta," dedi Karan. Sesi, malikanenin taş duvarlarında bir hüküm gibi yankılandı. "Ben ölümü yendim. Ve onu cehennemin dibinden geri getirdim."
​Sonra Aden’e döndü. "Evine hoş geldin."
​Aden, Yekta’nın kucağındaki bebeğe baktı. Sonra Yekta’nın dehşet dolu gözlerine.
Ve beş ay sonra ilk kez, dudaklarında hafif, ama çok tehlikeli bir tebessüm belirdi.
​"Merhaba Yekta," dedi Aden. Sesi kısıktı ama netti. "Merdivernlerden inerken dikkat et. Düşmek çok can yakar."
​Yekta, korkuyla tırabzana yapıştı.
Denge değişmişti.
Kurban dönmüştü. Ve yanında celladını getirmişti.
​Evdeki sessizlik, yaklaşan fırtınanın en büyük habercisiydi.

Kırık Akisler Senfonisi (Omegaverse)Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin