19

2.3K 152 5
                                        


​Rusya’nın kuzeyi, sadece soğuğuyla değil, sessizliğiyle de meşhurdu. Gökyüzü bembeyaz bir örtüyle kaplıydı ve yağan kar, şehrin üzerindeki günahları örtmeye yetmiyordu.
​Karan, zırhlı Mercedes’in arka koltuğunda, camdan dışarıdaki donmuş nehir yatağını izliyordu. Üzerindeki kalın kürk yakalı palto bile içindeki ayazı kesmeye yetmiyordu. Beş ay... Tam beş aydır dünyayı köşe bucak arıyordu. O mezarcının verdiği "kesik yoktu" ipucu, Karan’ın elindeki tek haritaydı.
​Bu beş ayda Karan, Velovis’in saygın iş adamı kimliğini bir kenara bırakmış, uluslararası bir hayalete dönüşmüştü. İnsan kaçakçıları, organ mafyaları, yasadışı sınır geçişlerini yöneten baronlar... Hepsini tek tek ziyaret etmiş, kimini konuşturmuş, kimini susturmuştu.
​Ve izler, onu buraya, kuzeyin bu buzlu cehennemine getirmişti.
​"Viktor Volkov," dedi yanındaki Rus tercüman, dosyayı Karan’a uzatarak. "Eski KGB ajanı. Şimdi ise Avrupa’nın en büyük 'koleksiyoncusu'. Nadir parçaları sever. Tablolar, heykeller... ve insanlar."
​Karan dosyayı açmadı bile. Viktor’un ne olduğunu biliyordu. Onun gibi adamlar, gücü parayla değil, sahip oldukları "canlı oyuncaklarla" ölçerlerdi.
​"Bu geceki davet," dedi Karan, gözlerini kısıp ufka bakarak. "Sadece bir iş yemeği değil. Viktor yeni koleksiyonunu sergileyecek."
​"Evet efendim. Silah sevkiyatı bahane. Asıl amaç, nüfuzlu alıcılara elindeki 'nadir parçaları' göstermek."
​Karan’ın çenesi kasıldı. İçindeki Delta, bu iğrençlik karşısında kükremek istiyordu ama sabırlı olmak zorundaydı. Eğer Aden oradaysa... Eğer o menekşe kokusu bu karların altındaysa, tek bir yanlış hamle onu sonsuza dek kaybetmesine neden olabilirdi.
​Araba, devasa bir malikanenin önünde durdu. Demir kapılar açıldı. Burası bir evden çok, yüksek güvenlikli bir kaleyi andırıyordu.
​Karan arabadan indi. Soğuk hava yüzüne bir tokat gibi çarptı. Derin bir nefes aldı.
​Burada, binlerce kilometre uzakta, o tanıdık kokuyu aradı. Ama hava sadece votka, kar ve pahalı parfüm kokuyordu.
​"Bakalım Viktor," dedi Karan, adımlarını malikaneye yöneltirken. "Kafeslerinde ne saklıyorsun?"
​Aynı Dakikalarda – Malikanenin Doğu Kanadı
​Burası bir oda değildi. Burası camdan bir fanustu.
​Duvarlar, tavan, hatta zemin bile kalın, kırılmaz camdan yapılmıştı. Dışarıdaki karlı orman manzarası, bu cam duvarların ardından bir tablo gibi görünüyordu. İçerisi sıcak, steril ve ölümcül derecede sessizdi.
​Aden, odanın ortasındaki beyaz, kadife bir koltukta oturuyordu.
​Aradan geçen on bir ay, ondan çok şey götürmüştü. O eski, asi, gözlerinde ateş yanan çocuktan geriye sadece bir kabuk kalmıştı. Zayıflamıştı. Ten rengi, dışarıdaki kar kadar beyazdı. Bal rengi gözleri donuklaşmış, bir cam bilye gibi ifadesizleşmişti.
​Viktor, Aden’in saçlarını seviyordu. Ona göre Aden bir insan değil, konuşan, nefes alan ama iradesi olmayan bir sanat eseriydi.
​Odanın kapısı açıldı. İçeriye iki hizmetçi kadın girdi. Ellerinde ipek kıyafetler ve makyaj malzemeleri vardı.
​"Kalk," dedi kadınlardan biri Rusça. Sesi sertti.
​Aden, bir kukla gibi itaat etti. Ayağa kalktı. Hareketleri yavaştı, kopuktu. Sanki ruhu bedenini terk etmiş, geriye sadece komutları dinleyen bir et yığını kalmıştı.
​Kadınlar onu soydular. Aden utancından kızarmadı bile. Utanma duygusu, aylar önce o geminin ambarında, diğer tutsaklarla birlikte zincirlendiğinde ölmüştü. Viktor onu satın aldığında, Aden zaten yaşayan bir ölüydü.
​Üzerine, vücudunu saran, neredeyse teniyle bütünleşen gümüşi, transparan bir gömlek ve dar bir pantolon giydirdiler. Boynuna, Viktor’un "imzası" olan ince, platin bir tasma taktılar. Tasmanın ucunda bir zincir yoktu ama ağırlığı, binlerce tonluk bir pranga gibiydi.
​Sonra yüzüne oturdular. Gözlerinin altına simler sürdüler, dudaklarını parlattılar. O doğuştan gelen vahşi güzelliğini, yapay ve porselen bir güzelliğe dönüştürdüler.
​"Sahibim seni bekliyor," dedi kadın, Aden’in çenesini tutup aynaya çevirerek. "Bu gece uslu dur. Gülümseme. Konuşma. Sadece dur ve güzel görün. Eğer bir hata yaparsan..." Kadın, Aden’in sol bileğindeki o ince, beyaz yara izine dokundu. "Mahzene geri dönersin."
​Aden, aynadaki aksine baktı.
Karşısında duran kişiyi tanımıyordu.
Bu "Gümüş Prens", Aden değildi.
​Karan’ın Aden’i, menekşe kokardı. Çamurda da olsa, yağmurda da olsa gözlerinde bir isyan olurdu.
Bu şey ise... Bu şey kokusuzdu. Viktor, onun doğal kokusunu bastırmak için özel iğneler yaptırıyordu. Aden’in feromonları ilaçlarla baskılanmış, yerine sentetik, pudramsı bir koku enjekte edilmişti.
​"Karan..." diye geçti içinden. Bu isim, zihninde yankılanan uzak, çok uzak bir melodiydi artık.
​Karan onu terk etmişti. Onu o soğuğa, o açlığa mahkum etmişti. Aden, Karan’ın onu aradığını bilmiyordu. Bildiği tek şey, Karan’ın gözlerindeki o son nefret bakışıydı.
​"Keşke ölseydim," diye düşündü Aden. "Keşke o gece o cam parçasıyla damarlarımı tamamen kesseydim."
​Ama ölmemişti. Ve şimdi, bir vitrin mankeni olarak sergilenmeye gidiyordu.
​Büyük Salon
​Müzik, ağır bir klasik parçaydı. Kristal kadehlerin çınlaması, alçak sesli konuşmalarla karışıyordu.
​Karan, elindeki şampanya kadehiyle salonun köşesinde duruyordu. Etrafındaki hiç kimseyle konuşmuyordu. Gözleri bir radar gibi sürekli etrafı tarıyor, her yüzü, her gölgeyi inceliyordu.
​Viktor Volkov, salonun ortasında, etrafındaki hayran kitlesiyle sohbet ediyordu. Karan’ı görünce geniş bir gülümsemeyle ona doğru yürüdü.
​"Bay Karan!" dedi Viktor, bozuk bir Türkçe aksanıyla. "Kuzeyin soğuğuna hoş geldiniz. Namınızı çok duydum. Velovis’in Delta’sı."
​Karan, Viktor’un uzattığı eli sıktı. Viktor’un eli yumuşaktı ama gözleri bir yılanınki kadar soğuktu. "Davetiniz için teşekkürler Viktor. Koleksiyonunuzu merak ediyorum."
​"Ah, sabırsızsınız," dedi Viktor gülerek. "İş konuşmadan önce göze hitap etmeyi severim. Gelin."
​Viktor, Karan’ı salonun diğer ucundaki devasa, perdeyle örtülü bir bölüme götürdü. Diğer konuklar da merakla onları takip etti.
​"Biliyorsunuz," dedi Viktor, perdenin ipini tutarak. "Dünyanın her yerinden nadir parçalar toplarım. Ama bu... Bu benim başyapıtım. Onu beş ay önce, İstanbul’dan gelen bir gemide, ölmek üzereyken buldum. Bir sokak köpeği gibiydi. Ama biraz cila, biraz eğitim..."
​Viktor perdenin ipini çekti.
​Ağır kadife perdeler iki yana açıldı.
​Arkada, kurşun geçirmez camdan bir vitrin vardı. Vitrinin içi özel ışıklarla aydınlatılmıştı.
​Ve vitrinin içinde, o beyaz koltukta, gümüşler içinde bir heykel gibi oturan Aden vardı.
​Salon sessizliğe gömüldü. Herkes hayranlıkla mırıldanmaya başladı.
​"Muazzam," dedi biri.
"Gerçek mi bu?" dedi diğeri.
​Ama Karan...
Karan’ın elindeki kadeh yere düştü.
Kırılma sesi, o sessizliğin içinde bir bomba gibi patladı.
​Karan, nefes almayı unuttu. Kalbi durdu. Dünya durdu.
​Karşısındaki o "şey", o porselen bebek... O Aden’di.
Zayıflamış, solmuş, gözlerindeki feri sönmüş, kokusu çalınmış... Ama o Aden’di.
​Onun Aden’i.
​Karan’ın içindeki Delta, aylardır uyuyan o canavar, birdenbire uyanmadı; zincirlerini, kafesini, mantığını parçalayarak infilak etti.
​Gözleri anında simsiyah oldu.
Odanın havası bir anda buz kesti. Az önceki o lüks atmosfer, yerini boğucu, öldürücü bir basınca bıraktı.
​Viktor, Karan’ın bu tepkisini hayranlık sandı. "Beğendiniz mi?" dedi gururla. "Adı yok. Ben ona 'Gümüş' diyorum. Konuşmaz. Ağlamaz. İtaat eder. Mükemmel bir Omega."
​"Konuşmaz mı?" Karan’ın sesi, yer altından gelen bir zelzele gibiydi.
​Karan, yavaşça vitrine doğru yürüdü. Camın önüne geldi.
​İçerideki Aden, dışarıdaki gürültüye, cama yaklaşan o karaltıya tepki vermedi. Gözleri boşluğa bakıyordu. Karan’ı görmüyordu bile. Çünkü o cam tek taraflıydı. Aden dışarıyı göremiyordu; sadece kendi yansımasını görüyordu.
​Karan elini cama koydu. Aden’in yüzünün tam hizasına.
​"Aden," diye fısıldadı.
​İçeride, Aden’in başı hafifçe titredi.
Ses yalıtımlıydı. Duyması imkansızdı.
Ama ruh... Ruh duyardı.
​Aden yavaşça başını kaldırdı. Aynalı cama baktı. Karşısında sadece kendi yansıması vardı. Ama... bir sıcaklık hissetti. Beş aydır hissetmediği, o tanıdık, o yakıcı sıcaklık.
​Karan, camın diğer tarafında, dişlerini sıkarak Viktor’a döndü.
​"Kaç para?" diye sordu Karan. Sesi sakindi ama bu, nükleer bir patlamadan önceki son sessizlikti.
​Viktor güldü. "Ah, Bay Karan. O satılık değil. O benim favorim. Paha biçilemez."
​Karan yavaşça ceketinin düğmesini açtı.
​"Yanılıyorsun Viktor," dedi Karan, gözlerini Aden’den ayırmadan. "O satılık değil, evet. Çünkü o zaten sahipli."
​Karan, aniden döndü ve Viktor’un boğazına yapıştı.
Hamlesi o kadar hızlıydı ki, korumalar silahlarına davranmaya fırsat bile bulamadılar.
​Karan, Viktor’u tek eliyle havaya kaldırdı. Ayakları yerden kesilen adam çırpınmaya başladı.
​"O benim eşim!" diye kükredi Karan. Sesi tüm malikaneyi sarstı. Camlar titredi.
​Salondaki herkes dehşet içinde geriledi. Delta feromonları o kadar yoğundu ki, bazıları bayıldı.
​"Ve sen..." Karan, Viktor’u vitrinin camına, Aden’in olduğu cama sertçe çarptı. "Sen benim eşime tasma mı taktın?"
​Karan, Viktor’un başını tekrar cama vurdu.
Çat.
Camda bir çatlak oluştu.
​İçerideki Aden, camdaki çatlağı ve camın arkasındaki o karartıyı gördü.
Ve o karartıdan yayılan o kokuyu... İlaçların bile bastıramadığı, o saf, o güçlü orman kokusunu aldı.
​Aden ayağa kalktı. Elleri titreyerek ağzına gitti.
​"Karan?"
​Dışarıda, Karan Viktor’u yere fırlattı. Belinden silahını çekti ve Viktor’un korumalarına doğrultmadan, doğrudan vitrinin kilidine ateş etti.

​Kilit patladı.
​Karan cam kapıyı tekmeleyerek açtı.
​İçeri girdi.
​Aden, köşeye sinmişti. Korkuyordu. Gelenin Karan olduğuna inanamıyordu. Bu bir rüya olmalıydı. Yine o ilaçların verdiği bir halüsinasyon.
​Karan, o "Buzdan Kafes"in içine girdi. Silahını yere attı.
​Aden’in önünde durdu.
​O porselen makyaja, o gümüşi kıyafetlere, boynundaki o aşağılık tasmaya baktı. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
​"Aden," dedi, sesi titreyerek. Kollarını açtı. "Gel."
​Aden, Karan’ın gözlerine baktı. O siyah Delta gözlerine.
Bu bir rüya değildi.
Karan buradaydı.
Onu bulmuştu.
​Aden bir adım attı. Sonra bir adım daha.
Ve sonra koşarak Karan’ın göğsüne çarptı.
​Karan, onu öyle bir sıktı ki, sanki kemiklerini birbirine kaynatmak istiyordu. Aden’in yüzünü boynuna gömdü. Kokusu değişmişti, zayıflamıştı ama oradaydı. Kalbi atıyordu.
​"Buradayım," diye ağladı Karan, Aden’in saçlarını öperken. "Buradayım güzelim. Geçti. Yemin ederim geçti. Seni buradan çıkaracağım."
​Aden, Karan’ın gömleğini yumruklayarak ağlamaya başladı. Aylardır biriken o sessiz çığlıklar, hıçkırıklara dönüştü.
​"Bıraktın beni!" diye inledi Aden. "Öldürdüler beni Karan! Beni bir eşyaya çevirdiler! Neredeydin?"
​"Affet," dedi Karan, onunla birlikte yere çökerek. "Yalvarırım affet. Canımı al ama beni affet."
​Dışarıda, Viktor’un korumaları silahlarını çekmişti.
Ama Karan umurunda değildi.
Şu an, bu cam kafesin içinde, kucağında ağlayan eşiyle birlikteyken, dünya yanabilirdi. Ve Karan, o dünyayı yakmak için sabırsızlanıyordu.
​Başını kaldırdı. Camın arkasındaki dehşete düşmüş kalabalığa ve yerde yatan Viktor’a baktı.
​Gözlerindeki yaşlar kurudu. Yerine saf ateş geldi.
​"Kimse..." dedi Karan, Aden’i kucağına alıp ayağa kalkarken. "Kimse bu odadan sağ çıkmayacak."

Kırık Akisler Senfonisi (Omegaverse)Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin