18

2.3K 146 4
                                        


​Zaman, Velovis malikanesinde bir kavram olmaktan çıkmış, bir işkence aletine dönüşmüştü. Aden’in o izbe bodrumda, kimsesiz ve yapayalnız "öldüğü" haberinin üzerinden tam altı ay geçmişti. Altı ay... Dile kolaydı ama Karan için bu süre, altı asır süren bir kış uykusu gibiydi; uyanamadığı, nefes alamadığı, sadece göğsündeki o devasa taşla yaşamaya çalıştığı bir kâbus.
​Malikane, artık yaşayan bir ev değildi. Karan, Aden’in yasını tutmak için tüm evi siyaha bürümüştü. Perdeler, çarşaflar, hatta hizmetçilerin üniformaları bile simsiyahtı. Evin içinde müzik yasaktı. Gülmek yasaktı. Yüksek sesle konuşmak yasaktı. Sadece Atlas bebek ağladığında o sessizlik bozuluyordu ve o ağlama sesi bile, evin duvarlarında bir ağıt gibi yankılanıyordu.
​Karan, o günden sonra bir daha asla eski Karan olamamıştı. Saçlarına, otuzunda olmasına rağmen aklar düşmüştü. Şakaklarındaki o gümüşi teller, yaşadığı kederin imzasıydı. Gözlerinin altındaki mor halkalar kalıcılaşmış, bakışlarındaki o keskin Delta parıltısı sönüp gitmişti. Artık öfkelenmiyordu bile. Çünkü öfke, hisseden canlılara mahsus bir duyguydu. Karan hissetmiyordu. O sadece, biyolojik bir makine gibi nefes alıp veriyordu.
​Akşam yemeği saatiydi. Bu, günün en korkunç ritüeliydi.
​Uzun yemek masasının bir ucunda Karan oturuyordu. Diğer ucunda ise Yekta. Aralarındaki mesafe kilometrelerceymiş gibi hissettiriyordu. Masanın üzeri, şamdanlar ve gümüş tabaklarla doluydu ama tabaklardaki yemekler soğuyordu.
​Yekta, tabağındaki etle oynuyor, ara sıra kaçamak bakışlarla Karan’ı izliyordu. Bu ev hapsi, bu sessiz muamele, Yekta’yı çürütmüştü. İstediği güç, istediği aile bu değildi. Karan ona vurmuyordu, ona bağırmıyordu ama ona bakmıyordu da. Yekta, bu evde bir hayaletti.
​"Atlas bugün ilk kez 'baba' demeye çalıştı," dedi Yekta, sessizliği kırmak için cesaretini toplayarak. Sesi, boş salonda cılız bir yankı yaptı.
​Karan’ın elindeki çatal durdu. Başını kaldırmadı. Gözleri tabağındaki o koyu kırmızı şaraba dikiliydi. Şarabın rengi, Aden’in o bodrumdaki kurumuş kanını hatırlatıyordu. Her şey ona Aden’i hatırlatıyordu.
​"Öyle mi?" dedi Karan. Sesi o kadar düzdü ki, Yekta ürperdi. "Güzel."
​"Onu görmek istemez misin? Bakıcı uyutmadan önce..."
​"İstemem." Karan kadehini kaldırdı ve tek dikişte bitirdi. "Karnı tok, altı temiz. Başka bir şeye ihtiyacı yok."
​"Sevgiye ihtiyacı var Karan!" Yekta’nın sesi titredi. Dayanamıyordu artık. "O senin oğlun! Aden öldü! Gitti! Bir ölü uğruna yaşayanları cezalandırmaktan vazgeç artık!"
​Karan, kadehi masaya sertçe bıraktı. Kristal camın tabanı çatladı.
​Yavaşça başını kaldırdı ve Yekta’ya baktı. O bakışlarda öyle bir boşluk vardı ki, Yekta keşke bana vursaydı diye düşündü.
​"O ölü," dedi Karan, her kelimeyi bastırarak. "Çünkü sen onu öldürdün. Ve ben tetiği çektim. Biz katiliz Yekta. Katillerin mutlu aile tablosu çizmeye hakkı yoktur. Atlas büyüyecek. Güçlü olacak. Ama asla 'mutlu' bir babası olmayacak. Buna alışsan iyi edersin."
​Sandalyesini geriye itip kalktı. Yekta’nın hıçkırıklarını arkasında bırakarak salondan çıktı.
​Karan’ın adımları onu her gece olduğu gibi aynı yere götürdü: Kilitli odaya. Aden’in odasına.
​Cebinden anahtarı çıkardı. Eli titreyerek kilidi açtı.
​İçerisi buz gibiydi. Oda, Aden’in bıraktığı günkü gibi duruyordu. Açık pencere kapatılmıştı ama perdeler hala o geceki gibi yarım çekiliydi. Karan, odaya girdiğinde derin bir nefes aldı. Ama nafileydi. Menekşe kokusu çoktan silinmişti. Yine de Karan, zihninin ona oynadığı bir oyunla, o kokuyu alıyormuş gibi hissediyordu.
​Yatağın kenarına oturdu. Elini cebine attı ve o kanlı cam parçasını çıkardı.
​Altı aydır bu cam parçasıyla uyuyor, bu cam parçasıyla uyanıyordu. Avucunun içi, camın keskin kenarları yüzünden nasırlaşmış ve defalarca kesilip iyileşmişti.
​"Bugün hava güneşliydi Aden," diye fısıldadı boş odaya. Bir deli gibi, bir hayaletle konuşuyordu. "Sen güneşi severdin. O serada, camların arkasından güneşe bakardın."
​Gözlerini kapattı. Zihninde o sahne canlandı: Merdivenlerin tepesinde duran, "Ben yapmadım" diye yalvaran Aden.
​"İnanmadım," dedi Karan, sesi kırıldı. Bir damla yaş, yanağından süzülüp elindeki kana bulanmış cama düştü. "Sana inanmadım. Sesini duymadım. Şimdi ne kadar bağırırsam bağırayım, sen beni duymuyorsun. Bu nasıl bir adalet sevgilim? Bu nasıl bir ceza?"
​Karan o gece, o yatakta, Aden’in yastığına sarılarak sızdı. Rüyasında yine aynı şeyi gördü: Aden’i o toplu mezardan çıkarmaya çalışıyordu ama kazdığı her toprak yığını, Aden’i daha derine gömüyordu.
​Ertesi sabah, malikaneye beklenmedik bir ziyaretçi geldi.
​Karan, çalışma odasında baş ağrısıyla uyanmış, sabah kahvesini içerken baş koruması içeri girdi. Yüzünde garip, endişeli bir ifade vardı.
​"Efendim," dedi adam. "Bir... ziyaretçiniz var."
​"Kimseyi kabul etmediğimi biliyorsun," dedi Karan, dosyaları karıştırarak.
​"Biliyorum efendim ama... Bu gelen, 'Mezarcı' lakaplı o adam. Hani şu... Çukurlar bölgesindeki kimsesizler mezarlığının bekçisi."
​Karan’ın kalbi tekledi. Kalemi elinden düştü. O yaşlı evsizin anlattığı, Aden’in atıldığı o toplu mezarın bekçisi. Karan aylardır oraya gitmeye cesaret edememişti. Oraya gitmek, Aden’in yokluğunu kabullenmek demekti. Oraya gitmek, üzerine kireç dökülmüş bir bedeni hayal etmek demekti. Yapamamıştı.
​"İçeri al," dedi Karan. Ayağa kalktı. Bacakları titriyordu.
​Birkaç dakika sonra, içeriye kamburu çıkmış, elleri nasırlı, üzeri toprak kokan yaşlı bir adam girdi. Elinde kasketini buruşturuyordu.
​"Karan Bey," dedi adam, saygıyla eğilerek. "Rahatsız ettim, bağışlayın."
​"Söyle," dedi Karan, sabırsızca. "Neden geldin? Para mı istiyorsun?"
​"Yok beyim, para değil," dedi adam. Yutkundu. "Vicdanım... Vicdanım rahat etmedi."
​Karan masanın etrafından dolaştı, adama yaklaştı. "Ne vicdanı? Açık konuş!"
​Mezarcı derin bir nefes aldı. "Beyim, altı ay önce... Sizin adamlarınız geldi. O kimsesiz çocuğun, hani şu 'Menekşe' dedikleri çocuğun öldüğü geceyle ilgili sorular sordular. O evsiz adamın anlattıklarını doğruladık. Kayıtlara 'Kimsesiz Erkek - Omega' diye geçtik."
​"Biliyorum," dedi Karan, dişlerini sıkarak. "Bana bilmediğim bir şey söyle."
​"Şey..." Adam tereddüt etti. Gözlerini Karan’ın gözlerine dikti. "Beyim, ben o gece nöbetçiydim. Belediye kamyonu geldi. Torbaları getirdiler. Çukura atacaklardı. Ama... ben o çocuğun torbasını gördüm."
​Karan’ın nefesi kesildi. "Gördün mü?"
​"Torba yırtıktı beyim," dedi adam. Sesi fısıltıya dönüştü. "İçindeki... İçindeki bedeni gördüm."
​"Nasıldı?" Karan’ın sesi titriyordu. "O muydu?"
​"Beyim, o çocuk... Yani tarif edilen o güzel yüzlü çocuk..." Adam başını iki yana salladı. "Torbadaki ceset, yanmış bir cesetti. Yüzü tanınmayacak haldeydi. Serseriler ısınmak için ateş yakmışlar o harabede, ceset ateşe düşmüş dediler. Ama..."
​"Ama ne?" Karan adamın yakasına yapıştı. "Konuş!"
​"Ama beyim, o çocuğun bileğinde... Hani o 'kendi kesti' dedikleri bileğinde... Kesik izi yoktu."
​Zaman durdu.
​Odanın içindeki hava çekildi. Karan, adamın yakasını bıraktı ve geriledi.
​"Ne dedin sen?"
​"Kesik yoktu beyim," dedi adam, emin bir şekilde. "Ben yıllardır ölü yıkarım, ölü gömerim. Cam kesiği derindir, kemiğe dayanır. O cesedin bilekleri tertemizdi. Yanıktı ama kesik yoktu."
​Karan’ın beyninde şimşekler çaktı. O harabede bulduğu cam parçasını düşündü. Üzerinde kan vardı. Aden’in kanı. Eğer Aden kendini kestiyse, bileğinde iz olması gerekirdi. Eğer o torbadaki cesedin bileğinde kesik yoksa...
​O ceset Aden değildi.
​"Emin misin?" diye sordu Karan. Sesi, aylar sonra ilk kez içinde bir duygu barındırıyordu: Umut. Vahşi, korkutucu bir umut.
​"Eminim beyim. Hatta..." Adam cebinden kirli bir bez çıkardı. "Torbanın içinden bu düştü. Cesedin boynunda değildi, torbanın dibindeydi. Belki aittir diye sakladım."
​Adam bezi açtı.
​İçinde küçük, tahta bir boncuk vardı. Basit, ucuz bir boncuk.
​Karan boncuğu aldı. Tanımıyordu. Bu Aden’e ait değildi. Aden’in gümüş kolyesi vardı, onu da Karan bulmuştu. Bu tahta boncuk, başka birine, belki de o torbadaki gerçek ölüye aitti.
​Karan’ın gözleri doldu ama bu sefer yaştan değil, içindeki o sönmüş ateşin yeniden harlanmasından dolayıydı.
​"O değil," dedi Karan. Kendi sesine kendi bile inanamadı. "Gömülen o değil."
​"Ben de öyle düşündüm beyim," dedi Mezarcı. "O yüzden geldim. Birileri... Birileri o gece bir oyun oynamış olabilir."
​Karan hızla masasına döndü. Çekmeceyi açtı ve bir deste parayı adamın önüne fırlattı. "Al bunu. Ve bu konuşmayı unut. Eğer tek bir kişiye anlatırsan, dilini koparırım."
​Adam parayı alıp, "Allah razı olsun beyim, mezara kadar susarım," diyerek hızla çıktı.
​Karan, odada yalnız kaldı.
​Kalbi, göğsünü delip geçecek gibi atıyordu. Altı aydır ölü sandığı, yasını tuttuğu, kendini suçladığı o çocuk... O çukurda değildi.
​Eğer o çukurda değilse... Neredeydi?
​O harabede kan vardı. Ceket vardı. Cam vardı. Aden oradaydı, bu kesindi. Ama ölmemişti. Ya da öldüyse bile, bedeni oraya gömülmemişti.
​Biri onu almıştı.
Ya da Aden, o son anda, ölümü kandırmıştı.
​Karan pencereye koştu. Perdeleri sonuna kadar açtı. Aylar sonra ilk kez odaya güneş ışığı doldu. O gri, kasvetli odanın tozu güneşte dans etmeye başladı.
​Karan, camdaki yansımasına baktı. Gözlerinin altı hala mordu, saçları hala beyazdı. Ama gözlerinde... O kapkara Delta gözlerinde, aylar sonra ilk kez o eski, yırtıcı parıltı geri dönmüştü.
​"Yaşıyorsun," diye fısıldadı Karan. Bu bir soru değil, bir yemindi. "Bir yerdesin. Nefes alıyorsun."
​Sonra arkasını döndü. Masasının üzerindeki telefonu aldı.
​"Hazırlanın," dedi baş korumasına. Sesi o kadar güçlüydü ki, hattın diğer ucundaki adam irkildi. "O mezarlığı kazacağız. O cesedi çıkaracağız. DNA testi istiyorum. Ve Çukurlar bölgesini... Orayı didik didik edeceksiniz. O gece o bölgeye giren çıkan her aracı, her insanı bulacaksınız."
​Telefonu kapattı.
​Karan derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan hava, artık yas kokmuyordu. Barut ve intikam kokuyordu.
​Aden ölmemişti.
Ama Karan, onu bulduğunda, onu bu hale getiren, onu saklayan, onu çalan kim varsa... İşte onlar ölecekti.
​Gözlerini kısıp ufka baktı.
​"Saklambaç bitti Aden," dedi. "Ebe sobeledi. Geliyorum."
​Ve o an, Velovis şehrinin üzerindeki kara bulutların arasından, cılız ama keskin bir güneş ışığı süzülüp Karan’ın yüzüne vurdu.
​Bu bir işaretti.
Hikaye bitmemişti. Asıl kıyamet, şimdi başlıyordu.

Kırık Akisler Senfonisi (Omegaverse)Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin