17

2.3K 162 12
                                        


​Velovis’in "Çukurlar" bölgesi, haritalarda yeri işaretlenmemiş, tanrının bile unuttuğu bir irin yuvasıydı. Şehrin atık sularının döküldüğü kanalların kenarına kurulmuş, teneke ve mukavvadan evlerin birbirine yaslanarak ayakta durmaya çalıştığı bu yer, umutsuzluğun başkentiydi.
​Karan, zırhlı aracından indiğinde, botlarının altındaki çamur vıcık vıcık bir ses çıkardı. Hava, ciğerleri donduran cinsten bir soğukla doluydu; ama bu temiz bir dağ soğuğu değil, çürümüş çöp, yanık lastik ve hastalık kokan, insanın genzini yakan kirli bir ayazdı.
​Elindeki siyah deri eldivenleri düzeltti ama ellerinin titremesine engel olamadı. Günlerdir uyumamıştı. Gözleri kan çanağına dönmüş, yüzü bir heykel gibi sertleşmişti. O isimsiz paketten çıkan ipuçları, o gümüş kolye ve Yekta’nın ihanetini belgeleyen o videodan sonra, Karan bir avcı değil, yaralı bir hayvan gibi iz sürmüştü.
​Ve izler, onu buraya getirmişti.
​Bu sefalet çukuruna.
​"Burada olduğuna emin misiniz?" diye sordu, sesi çelik kadar soğuk ve sertti.
​Yanındaki baş koruma, burnunu tutarak başını salladı. "Kolyeyi satan eskiciyi konuşturduk efendim. Çocuğun buralarda, 'Yıkık Fabrika' denen yerde kaldığını söyledi. Ama..." Adam duraksadı, Karan’ın yüzüne bakmaya cesaret edemedi. "Ama eskici, çocuğun durumunun hiç iyi olmadığını söyledi."
​Karan cevap vermedi. Yürüdü.
​Siyah paltosu rüzgarda savrulurken, bu harabe mahallenin sakinleri –uyuşturucu satıcıları, evsizler, hırsızlar– köşe bucak kaçıştılar. Karan’dan yayılan Delta feromonları o kadar yoğun, o kadar ölümcül ve öfkeliydi ki, sokak köpekleri bile kuyruklarını kıstırıp inleyerek uzaklaştı. Bir kralın değil, bir celladın yürüyüşüydü bu.
​Yıkık Fabrika, mahallenin sonunda, çatısı çökmüş, camları patlamış, iskeleti kalmış bir beton yığınıydı.
​Karan binanın girişine geldiğinde durdu. Kalbi göğüs kafesini parçalayacakmış gibi atıyordu.
​Burnunu havaya kaldırdı.
​Kokladı.
​Burada, bu lağım ve küf kokusunun arasında... Çok derinden, çok eski, neredeyse silinmek üzere olan bir iz aradı. O menekşe kokusunu. O yağmur sonrası toprak kokusunu.
​Ve aldı.
​Ama bu koku, hatırladığı o taze, baş döndürücü Aden kokusu değildi. Bu koku; acının, korkunun, yanık motor yağının ve kurumuş kanın altına gizlenmiş, can çekişen bir çiçek kokusuydu.
​"Buradaymış," dedi Karan. Sesi çatladı. Boğazına bir yumru oturdu. "O buradaymış."
​İçeri girdi.
​Binanın içi zifiri karanlıktı. Korumalar el fenerlerini yaktılar. Işık huzmeleri, rutubetli duvarlarda, yerdeki şırıngalarda ve çöp yığınlarında gezindi.
​"Aşağısı," dedi Karan, içgüdüsel bir çekimle. "Bodrum katı."
​Aşağıya inen merdivenler kırıktı. Karan, pahalı kıyafetlerinin kirlenmesini umursamadan, toz ve örümcek ağları arasından aşağıya indi.
​Bodrum katı, bir mezar kadar soğuktu.
​Işık, odanın köşesindeki bir yığına odaklandı. Birkaç parça eski gazete, yırtık bir battaniye parçası ve... Aden’in kaçarken giydiği o kalın ceket.
​Karan, olduğu yerde donakaldı.
​Ceket oradaydı. Yerde, çamurun ve pisliğin içinde.
​Yavaş, çok yavaş adımlarla o köşeye yaklaştı. Dizlerinin üzerine çöktü. O pisliğin içine, o sefaletin göbeğine oturdu.
​Titreyen eliyle ceketi kaldırdı. Ceket kaskatı kesilmişti. Üzerinde koyu lekeler vardı.
​Kan.
Ve... Motor yağı.
​Karan ceketi burnuna götürdü. O ağır yağ kokusunu içine çektiğinde midesi kasıldı, gözleri doldu. Neden yağ? Neden o güzelim tenini bu pislikle kaplamıştı?
​Saklanmak için.
Karan’dan saklanmak için.
Kendini, kendi kokusunu, varlığını silmek için.
​"Allah’ım..." diye fısıldadı Karan, ceketi göğsüne bastırarak. "Sana ne yaptım ben? Seni ne hale getirdim?"
​O sırada, bodrumun diğer köşesinden bir tıkırtı geldi. Korumalar silahlarını o yöne doğrulttular.
​"Çık dışarı!" diye bağırdı koruma.
​Karanlığın içinden, dişleri dökülmüş, üzeri başı paçavra içinde yaşlı bir evsiz çıktı. Korkuyla ellerini kaldırmıştı. Gözleri fener ışığında kamaşıyordu.
​"Ben bir şey yapmadım!" diye bağırdı adam. "Sadece ısınıyordum! Vurmayın!"
​Karan, yaşlı adamı görünce ayağa kalktı. Gözlerinde vahşi bir umut parladı. Adamın yakasına yapıştı, onu duvara yasladı.
​"Burada kalan çocuk," dedi Karan. Sesi hırıltılıydı, insanlıktan uzaktı. "O nerede? Söyle! Nereye gitti?"
​Yaşlı adam titriyordu. Karan’ın gözlerindeki o karanlık onu dehşete düşürmüştü. "Hangi çocuk beyim? Şu... şu yağlı çocuk mu? Menekşe gibi kokan ama lağım gibi görünen?"
​"O!" Karan adamı sarstı. "Nerede o?"
​Adam yutkundu. Gözlerini kaçırdı. "Gitti o beyim."
​"Nereye gitti? Kaçtı mı?"
​"Yok," dedi adam, sesi alçalarak. "Kaçamadı. Çok hastaydı. Öksürürken ciğerlerinden kan geliyordu. Ateşi vardı, yanıyordu garibim. Sürekli sayıklıyordu. 'Ben yapmadım' diyordu. 'Karan inanmadı' diyordu."
​Karan’ın dizlerinin bağı çözüldü ama adamı bırakmadı. "Sonra?" diye sordu. "Sonra ne oldu?"
​Adam derin bir nefes aldı. "Üç gün önce... Gece çok soğuktu. Tipi vardı. Çocuk şuracıkta..." Parmağıyla Karan'ın az önce oturduğu o kanlı köşeyi gösterdi. "Şuracıkta kıvrılmış yatıyordu. İki serseri geldi. Ona sataşmak istediler. Ama çocuk..."
​Adam duraksadı. Gözleri doldu.
​"Çocuk eline bir cam aldı beyim. 'Dokunursanız kendimi keserim' dedi. Ama hali yoktu. Serseriler gitti ama çocuk... çocuk bir daha kalkmadı."
​Karan'ın dünyası sessizleşti. Kulaklarındaki uğultu tüm sesleri bastırdı. "Ne demek kalkmadı?"
​"Sabah olduğunda..." dedi adam, sesi fısıltıya dönüştü. "Kaskatıydı. Nefes almıyordu. Gözleri açıktı ama görmüyordu. Buz tutmuştu beyim. Sonra... sonra belediyenin çöp kamyonu geldi. Buralarda kimsesizler ölünce öyle yaparlar. Aldılar çocuğu. Siyah bir torbaya koydular."
​"Yalan söylüyorsun!" diye kükredi Karan. Adamı fırlattı. Adam yere düştü. "Yalan söylüyorsun! O ölemez! O bir Omega, o güçlü, o benim eşim!"
​"Yalanım varsa şuradan şuraya gitmek nasip olmasın beyim!" dedi adam, yerde sürünerek. "İsmi yoktu. Kimsesi yoktu. Kimsesizler mezarlığına götürdüler. Toplu çukura attılar. Kireçlediler."
​Karan sendeledi. Sırtı duvara çarptı.
​Ölmüştü.
Aden ölmüştü.
Karan’ın "Seni öldürürüm" tehdidi gerçek olmuştu. Ama bunu kendi elleriyle değil, ihmaliyle, inançsızlığıyla, kibriyle yapmıştı. Onu sokağa, o soğuğa, o açlığa terk ederek öldürmüştü.
​Gözleri, yerdeki o kanlı köşeye kaydı.
Fenerin ışığında bir parıltı gördü.
​Yavaşça oraya yürüdü. Eğildi.
​Kanlı bir cam parçası.
Aden’in kendini korumak için, ya da belki de acısına son vermek için tuttuğu o keskin cam.
​Karan camı aldı. Kenarında kurumuş kan vardı. Aden’in kanı.
​O an, Karan’ın içindeki Delta, acı dolu bir ulumayla öldü.
O an, Karan’ın kalbi, bir daha asla atmamak üzere durdu.
​Yere çöktü. O pis, o soğuk, o ölüm kokan zemine kapandı. Cam parçasını avucunun içinde sıktı. O kadar sert sıktı ki, cam eti kesti, kendi kanı Aden’in kurumuş kanına karıştı. Ama fiziksel acıyı hissetmiyordu bile. Ruhundaki yangın, etindeki kesikten bin kat daha büyüktü.
​"Aden..."
​Sesi bir fısıltı değil, bir ruhun bedenden kopuş sesiydi.
​"Ben yaptım," dedi, alnını soğuk betona vurarak. "Ben yaptım. Ben öldürdüm. Seni ben öldürdüm."
​Gözyaşları, zemindeki tozu çamura çevirdi. Karan, Velovis’in en güçlü adamı, o yıkık bodrumda, bir evsizden daha sefil, bir ölüden daha çaresiz bir halde ağlıyordu.
​Atlas’ın doğumu, Yekta’nın hamileliği, malikanedeki o sahte hayat... Hepsi anlamsızdı.
Ruh eşi, bir çöp poşeti gibi atılmıştı.
İsimsiz bir çukura, üzerine kireç dökülerek gömülmüştü.
Ve Karan, ona veda bile edememişti.
Son sözü "Gözümün önünden kaybol" olmuştu. Ve Aden kaybolmuştu. Ebediyen.
​Korumalar, liderlerini hiç böyle görmemişlerdi. Bir dağın yıkılışı gibiydi. Sessizce geri çekildiler, başlarını eğdiler. Bu yasa saygı duymaktan başka yapacakları bir şey yoktu.
​Karan, o bodrumda saatlerce kaldı. Aden’in kokusunun son kırıntılarını ciğerlerine hapsetmeye çalıştı. O kanlı ceketi, o cam parçasını birer kutsal emanet gibi göğsüne bastırdı.
​Sonra ayağa kalktı.
Ama ayağa kalkan adam, içeri giren Karan değildi.
​Gözlerindeki ışık tamamen sönmüştü. Yüzünde artık öfke yoktu, üzüntü de yoktu. Sadece sonsuz, dipsiz bir boşluk vardı. O, yaşayan bir cesetti artık.
​"Gidiyoruz," dedi. Sesi o kadar düzdü ki, bu ton korumaların tüylerini diken diken etti.
​"Efendim... Mezarlığa... Gidip baktıralım mı?" diye sordu biri.
​Karan durdu.
​"Hayır," dedi. "Ona huzur vermedim, bari mezarına dokunmayayım. O artık yok."
​Binadan çıktığında, dışarıda lapa lapa kar yağmaya başlamıştı. Beyaz kar taneleri, "Çukurlar"ın pisliğini örtüyordu. Tıpkı zamanın, Karan’ın suçunu örtemeyeceği gibi.
​Karan gökyüzüne baktı. Gri bulutların arasında tek bir ışık yoktu.
​"Hoşça kal, Menekşem," diye fısıldadı rüzgara. "Beni bekleme. Çünkü ben, senin gittiğin o cennete asla giremeyeceğim. Ben, yarattığım bu cehennemde yanmaya mahkumum."
​Araca bindi ve kapıyı kapattı.
Velovis şehri o gece, sadece bir çocuğun ölümüne değil, bir adamın ruhunun da yok oluşuna şahitlik etti.
​Aden'in hikayesi o çukurda bitmiş gibi görünüyordu.
Ama Karan bilmiyordu ki; bazen ölüm, sadece daha karanlık, daha güçlü ve daha acımasız bir doğuşun başlangıcıydı.
​Ama şimdilik... Sadece sessizlik vardı.
Ve o sessizlik, en gürültülü çığlıktan daha sağırdı.

Kırık Akisler Senfonisi (Omegaverse)Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin