15

2.3K 160 12
                                        


​Atlas'ın doğumunun üzerinden üç ay geçmişti.
​Bebek, bir Delta varisine yaraşır şekilde hızla büyüyordu. Şimdiden gözlerindeki o zifiri karanlık, bakanları ürpertiyor; ağladığında çıkan ses, evin camlarını titretiyordu. Karan, oğlunu seviyordu. Bu biyolojik bir gerçeklikti. Ama ona her baktığında, o simsiyah gözlerde Aden'in yokluğunu görüyordu.
​Malikane, dışarıdan bakıldığında kutlamalarla dolu bir saray gibiydi. Velovis şehri, yeni Delta prensinin doğumunu konuşuyordu. Hediyeler yağıyor, tebrik mesajları geliyordu.
​Ancak Karan'ın çalışma odası, bu kutlamaların uzağında, bir yas evi gibiydi.
​Öğle vaktiydi. Dışarıda güneşli bir hava vardı ama Karan kalın perdeleri çekmiş, loş ışıkta viskisini yudumluyordu. Masasının üzerinde yığınla evrak vardı ama hiçbirine dokunmamıştı.
​Kapı tıklandı. Baş koruma içeri girdi. Elinde siyah, mat bir kutu vardı.
​"Efendim," dedi adam, tereddütle. "Kapıya bırakılmış. İsim yok. Sadece... 'Karan Bey'in Vicdanına' yazıyor."
​Karan kaşlarını çattı. "Kim bırakmış?"
​"Kameralara baktık. Motokurye. Getiren çocuk, paketin bir avukatlık bürosundan anonim olarak gönderildiğini söyledi."
​Karan elini uzattı. Kutuyu aldı. Hafifti.
​Koruma çıktıktan sonra kutuyu masanın üzerine koydu. İçinde garip bir his vardı. Sanki kutunun içinden soğuk bir hava yayılıyordu.
​Kapağı açtı.
​İçinden siyah kadife bir kese ve bir de USB bellek çıktı.
​Karan önce keseyi aldı. İpi çözdü ve içindekini avucuna döktü.
​Gümüş, ucunda küçük bir ametist taşı olan, kırık bir kolye ucu.
​Karan'ın nefesi kesildi.
​Bu kolyeyi tanıyordu. Aden, malikaneye ilk getirildiğinde boynunda bu vardı. O gece, kaçtığı gece... demek ki bunu düşürmüştü. Ya da birisi almıştı.
​Parmakları titreyerek gümüşe dokundu. Metal soğuktu ama Karan'ın hafızası onu yakıyordu.
​Sonra USB belleği aldı. Bilgisayarına taktı.
​Ekranda tek bir video dosyası belirdi. Dosya adı sadece bir tarihti.
O günün tarihi. Yekta'nın merdivenlerden düştüğü gün.
​Karan'ın kalbi göğüs kafesini dövmeye başladı. O gün kameralar bozuktu. Kayıt yoktu. Yekta öyle söylemişti. "Sistem bakıma alınmış," demişti.
​Mouse'a tıkladı. Video açıldı.
​Görüntü siyah-beyazdı ve tepeden, avizenin olduğu yerden çekilmişti. Gizli bir kamera açısıydı. Yekta'nın bilmediği, belki de eski klan liderinden kalma, sistem dışı bir güvenlik kamerası.
​Karan, nefesini tutarak izlemeye başladı.
​Ekranda Aden belirdi. Merdivenlerden iniyordu. Sonra Yekta göründü. Karan, karısının yüzündeki o sinsi ifadeyi net bir şekilde görebiliyordu. Dudak okumasına gerek yoktu, ses kaydı da vardı.
​Hoparlörden Yekta'nın sesi yükseldi, cızırtılı ama net:
​"Bence de kaçmalısın. Çünkü bebek doğduğunda... Karan seni bu evden bir çöp poşeti gibi atacak."
​Karan'ın eli yumruk oldu.
​Sonra Aden'in sesi duyuldu. "Beni kışkırtmaya çalışma Yekta..."
​Tartışma ilerledi. Karan, her saniyesini ezberlediği o kâbusu, şimdi bambaşka bir açıdan, gerçeğin çıplaklığıyla izliyordu.
​Ve o an geldi.
​Yekta, Aden'in yolunu kesti. Aden kolunu çekti.
Video, o saniyede her şeyi ortaya döküyordu. Aden itmemişti. Aden, Yekta'ya dokunmamıştı bile.
​Yekta, Aden kolunu çektiği an, bilerek... isteyerek kendini geriye doğru bıraktı. Ayağını boşluğa, basamağın ucuna getirdi ve kendini bıraktı.
​Karan dehşet içinde ekrana bakakaldı.
​O düşüş... O kan... O bebeği riske atış... Hepsi bir tiyatroydu. Yekta, Aden'i yok etmek için kendi canını ve Karan'ın oğlunu masaya sürmüştü.
​Ve sonra... Video bitmedi. Yekta düştükten sonra, yerde yatarken, Karan henüz odadan çıkmadan hemen önce, kameraya doğrı o gülümseme... O gülümseme şeytanın ta kendisiydi.
​Video bitti. Ekran karardı.
​Karan, sandalyede donup kalmıştı.
​O gün Aden'e söyledikleri zihninde yankılandı.
"Seni öldürürüm..."
"Canavar..."
"Gözümün önünden kaybol..."
​Masumdu.
Ruh eşi, o menekşe kokulu çocuk, masumdu.
Karan onu yargısız infaz etmişti. Bir yalancının sözüne kanıp, kendi ruhunu evden kovmuştu.
​"Hayır..." dedi Karan. Sesi boğuk bir inilti gibi çıktı. "Hayır, hayır, hayır..."
​Birden ayağa fırladı. İçindeki öfke o kadar büyüktü ki, çalışma masasını tek hamlede devirdi. Bilgisayar yere düşüp parçalandı ama USB bellek Karan'ın avucundaydı.
​"YEKTA!"
​Kükremesi malikanenin temellerini sarstı.
​Hızla odadan çıktı. Merdivenleri –o lanetli merdivenleri– ikişer üçer çıktı.
​Yatak odasına geldiğinde, Yekta yatağında oturmuş, kucağında Atlas'ı sallıyordu. Yüzünde o "kutsal anne" ifadesi vardı. Karan'ın kapıyı kırarcasına açıp içeri girmesiyle irkildi. Bebek ağlamaya başladı.
​"Karan?" dedi Yekta, korkuyla. "Ne oldu? Bebeği korkutuyorsun."
​Karan, yatağın yanına gitti. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Feromonları o kadar yoğundu ki, odadaki çiçekler solacak gibiydi.
​"Bırak onu," dedi Karan. Sesi buz gibiydi.
​"Ne?"
​"Oğlumu bırak!" diye bağırdı Karan.
​Yekta titreyerek bebeği yatağa bıraktı. Atlas çığlık çığlığa ağlıyordu.
​Karan, elindeki USB belleği Yekta'nın yüzüne fırlattı. Plastik parça, Yekta'nın yanağına çarpıp kucağına düştü.
​"İzlemedim sanma," dedi Karan, dişlerinin arasından. "O gün... o merdivenlerde ne yaptığını görmedim sanma."
​Yekta'nın rengi, beyaz çarşaflardan daha soluk bir hale geldi. Gözleri USB belleğe takıldı. "Karan, ben..."
​"Sus!" Karan, Yekta'nın üzerine eğildi. Elini boğazına götürmemek için kendini zor tutuyordu. "Sen bir şeytansın Yekta. Sen, sırf o çocuğu evden attırmak için... benim oğlumu öldürmeye teşebbüs ettin. Kendi karnındaki canı, bir silah gibi kullandın!"
​Yekta ağlamaya başladı. "Seni kaybetmekten korktum! O çocuk seni benden alıyordu! Mecburdum!"
​"Mecburdun ha?" Karan acı bir kahkaha attı. "Sen beni kaybetmekten korkmadın. Sen gücünü kaybetmekten korktun. Ve tebrikler Yekta... Şimdi her şeyini kaybettin."
​Karan, ağlayan bebeği kucağına aldı. Atlas, babasının kokusunu alınca biraz sakinleşti.
​"Bu bebek," dedi Karan, oğluna bakarak. "Annesinin kim olduğunu bilmeyecek. Sen bu evde yaşayacaksın Yekta. Evet, yaşayacaksın. Ama bir hayalet gibi. Oğluma dokunmayacaksın. Bana dokunmayacaksın. Bu odadan çıkmayacaksın. Hizmetçiler yemeğini getirecek, doktorlar kontrolünü yapacak. Ama sen, bu evin mahzenindeki bir fare gibi yaşayacaksın."
​Yekta yatağın içinde küçüldü. "Yapma... Karan, yalvarırım..."
​"Dua et," dedi Karan, kapıya yönelirken. "Dua et Aden'i bulayım. Dua et o hayatta olsun. Çünkü eğer ona bir şey olduysa... Eğer o sokaklarda öldüyse... İşte o zaman seni o merdivenlerden ben atarım."
​Karan, kucağında oğluyla odadan çıktı. Kapıyı sertçe çarptı ve kilitledi.
​Koridorda, kucağında ağlayan bebekle yalnız kaldı.
​Cebinden telefonunu çıkardı. Ellerindeki titremeyi durduramıyordu. Baş korumasını aradı.
​"Paketi getireni bulun," dedi sesi kırık dökük. "Nereden gelmiş, kim göndermiş... O kolyeyi kim bulmuş... Her taşı kaldırın. Aden'i bulun bana. Ne pahasına olursa olsun."
​Telefonu kapattı. Sırtını duvara yasladı ve yavaşça yere çöktü.
​Kucağındaki bebek, babasının gömleğini sıkıca tutmuştu. Karan, başını oğlunun minik göğsüne yasladı ve aylar sonra ilk kez, hıçkıra hıçkıra ağladı.
​Masumdu.
Ve Karan, masum bir meleğin kanatlarını kırmıştı.
​Şimdi elinde bir kanıt vardı ama Aden yoktu.
Dışarıda kocaman, acımasız bir dünya vardı ve Aden o dünyanın bir yerinde, "katil" damgasıyla, yapayalnız, kanatları kırık bir şekilde savruluyordu.
​Karan o an yemin etti.
Şehri yakacaktı. Dünyayı yakacaktı.
Ama onu bulacaktı.

Kırık Akisler Senfonisi (Omegaverse)Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin