14

2.3K 173 17
                                        


​Aden'in o pencereden atlayıp karanlığa karıştığı gece, Velovis malikanesi için zamanın durduğu andı.
​Karan, hastaneden döndüğünde şafak söküyordu. Yekta stabil durumdaydı, bebek mucizevi bir şekilde tutunmuştu. Ama Karan'ın aklı evde, kilitli kapının ardındaki o "suçlu" çocuğundaydı. Kapıyı açıp içeri girdiğinde, onu karşılayan tek şey rüzgarla savrulan tül perdeler ve açık kalmış bir pencere oldu.
​Oda buz gibiydi. Menekşe kokusu çoktan uçup gitmiş, yerini dışarıdaki ıslak toprağın kokusuna bırakmıştı.
​Karan, pencerenin pervazına yürüdü. Aşağıya baktı. Hiçbir iz yoktu. Sadece kırılmış bir dal parçası ve ezilmiş çimler.
​"Kaçtın," dedi boşluğa. Sesi ne öfkeliydi ne de üzgün. Sadece... ölüydü. "Seni suçladım ve sen kaçtın."
​Adamlarına emir verdi. Şehri arattı. Limanları, otogarları, çıkış noktalarını tutturdu. Ama Aden, sanki hiç var olmamış gibi, bir duman olup uçmuştu. Ne bir kamera kaydı, ne bir görgü tanığı. Sırra kadem basmıştı.
​İlk hafta, öfkeyle geçti. Karan, Aden'in suçluluğuna tutunmaya çalıştı. "O bebeğimi öldürmek istedi," diye tekrarladı kendine. Bu yalan, vicdanını susturmak için tek kalkanıydı. Eğer Aden masumsa ve Karan onu kovduysa, bu yükün altında ezileceğini biliyordu. O yüzden Aden'i suçlu ilan etmek, hayatta kalma mekanizmasıydı.
​Sonra haftalar aylara, aylar mevsimlere döndü.
​Kış, yerini zoraki bir bahara bıraktı ama malikaneye güneş hiç doğmadı.
​Ev sessizdi. Hizmetçiler hayalet gibi dolaşıyordu. Kimse Aden'in adını anmaya cesaret edemiyordu. Onun odası kilitlenmişti. Oraya kimse girmiyor, o kapının önünden geçerken herkes adımlarını hızlandırıyordu. Orası bir odaydı ama herkes için bir mezardı.
​Yekta'nın karnı büyüyordu.
O lanetli mucize, günbegün annesinin bedenini sömürerek gelişiyordu.
​Yekta için bu süreç hem bir zafer yürüyüşü hem de bir işkenceydi. Karan yanındaydı, evet. Her gece o yatağa giriyordu. Doktorun emriyle, bebeği hayatta tutmak için Karan'ın feromonlarına maruz kalması gerekiyordu.
​Ama o yatak... O yatak artık bir buz kütlesiydi.
​Karan, yatağa giriyor, sırtını dönüyor ve sabaha kadar tavanı izliyordu. Yekta ona dokunmaya çalıştığında, Karan irkiliyor, "Uyu," diyip konuyu kapatıyordu. Fiziksel olarak oradaydı ama ruhu... Ruhu o kilitli odada, o boş pencerenin önünde nöbet tutuyordu.
​Dördüncü ayda, Yekta bebeğin ilk tekmesini hissetti.
"Karan," dedi heyecanla, Karan'ın elini tutup karnına koyarak. "Bak, oynuyor. Senin oğlun."
​Karan elini çekmedi ama yüzünde bir gülümseme de oluşmadı. Sadece, "Güçlü," dedi. "Yaşıyor."
​Hepsi bu kadardı. Bir babanın coşkusu değil, bir bekçinin tespitiydi bu. Karan için o bebek, Aden'in gidişinin bedeliydi. O yüzden onu yaşatmak zorundaydı. Yoksa Aden boşuna gitmiş olurdu.
​Altıncı ayda, Karan içmeye başladı.
Geceleri çalışma odasına kapanıyor, şişelerin dibini görüyordu. Sarhoş olduğunda, bazen koridorda yürüyor, Aden'in kapısının önünde duruyordu. Kulağını kapıya dayıyor, içeriden bir nefes sesi, bir hışırtı duymayı umuyordu.
​"Neredesin?" diye fısıldıyordu kapı koluna. "Aç mısın? Üşüyor musun? Beni affettin mi?"
​Sonra kendi sesinden iğrenip bardağını duvara fırlatıyor ve Yekta'nın yanına, o "görev yatağına" dönüyordu.
​Sekizinci ayda, Yekta artık yataktan çıkamaz hale gelmişti. Bedeni zayıflamış, yüzü çökmüştü. Delta bebeği, bir parazit gibi onu tüketiyordu.
​"Beni seviyor musun?" diye sordu bir gece Yekta, karanlığın içinde. Sesi cılızdı.
​Karan uzun bir sessizlikten sonra cevap verdi. "Seni hayatta tutuyorum Yekta. Bu yetmez mi?"
​Bu cevap, Yekta'nın kalbini paramparça etmeye yetti. Savaşı kazanmıştı ama ganimeti kucağında ölü bir bedendi. Karan'ın bedeni ondaydı ama kalbi... Kalbi o firari Omega ile birlikte gitmişti.
​Ve nihayet, dokuzuncu ayın dolunayı gökyüzünde belirdiğinde, o gece geldi.
​Fırtınalı bir geceydi. Gökyüzü yarılmışçasına yağmur yağıyordu. Yıldırımlar Velovis'in kulelerini aydınlatıyordu.
​Yekta'nın çığlıkları malikaneyi inletmeye başladı.
​Doğum başlamıştı.
​Ev bir anda kaosa sürüklendi. Doktorlar, hemşireler, sıcak sular, havlular... Karan, doğumhaneye çevrilen odanın kapısında bekliyordu. İçeriden gelen sesler korkunçtu. Yekta acıdan haykırıyor, yalvarıyordu.
​"Dayanamıyorum! Karan! Kurtar beni!"
​Karan kapıyı açıp içeri girdi. Yekta yatakta kan ter içindeydi. Doktor endişeliydi.
​"Bebek gelmiyor efendim," dedi doktor. "Kanalda sıkıştı. Çok güçlü... Anneyi parçalıyor."
​Karan yatağın başına geçti. Yekta'nın elini tuttu. O an, tüm nefreti ve kırgınlığı bir kenara bıraktı. Çünkü bu kadın, ne yapmış olursa olsun, şu an canıyla cebelleşiyordu.
​"Bana bak," dedi Karan, feromonlarını odaya salarak. "Nefes al. Yapabilirsin. Bırakma kendini."
​"Ölüyorum..." dedi Yekta. Gözleri kayıyordu. "Karan... Eğer ben ölürsem... Ona iyi bak."
​"Kimse ölmeyecek!" diye kükredi Karan.
​Son bir ıklınma, son bir çığlık ve ardından... odayı dolduran o güçlü, yırtıcı ağlama sesi.
​Doktor, kanlı ellerinin arasındaki bebeği havaya kaldırdı.
​"Bir oğlan," dedi doktor, sesi titreyerek. "Safkan bir Delta."
​Bebek o kadar güçlü ağlıyordu ki, camlar titriyordu. Yaydığı aura, daha doğduğu saniyede odadaki Betaları sersemletmişti. Babasının kopyasıydı.
​Karan, kucağına verilen o küçük, ıslak ve sıcak bedene baktı.
​Küçücüktü ama dünyalar kadar ağırdı. Karan'ın parmağını o minik eliyle sımsıkı kavradı.
​Karan, oğluna baktığında ne hissedeceğini bilmiyordu. Nefret mi? Sevgi mi?
​Ama o minik gözler açılıp ona baktığında –o koyu, simsiyah Delta gözleri– Karan'ın içindeki buzların bir kısmı eridi. Bu onun kanıydı. Bu onun devamıydı.
​"Hoş geldin," diye fısıldadı Karan, alnını bebeğin alnına yaslayarak. "Hoş geldin Atlas." (Dünyanın yükünü taşıyan titan).
​Yekta bayılmıştı, nabzı zayıftı ama yaşıyordu. Bebek kucağındaydı. Dışarıda fırtına dinmişti.
​Karan, kucağında oğluyla pencereye yürüdü.
Yağmurun yıkadığı karanlık şehre baktı.
​Bir hayat başlamıştı.
Ama Karan biliyordu ki, bu bebeğin aldığı her nefes, Aden'siz geçen günlerin bir çetelesi olacaktı.
​"Neredesin Aden?" diye sordu cama yansıyan aksine. Kucağındaki bebek, sanki o ismi duymuş gibi kıpırdandı.
​Şehir sessizdi. Cevap yoktu.
Aden yoktu.
​Ve Karan, kucağında bir mucize, kalbinde ise kocaman bir mezarlıkla o geceyi sabaha bağladı.

Kırık Akisler Senfonisi (Omegaverse)Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin