12

2.3K 159 13
                                        


​Zaman, Velovis malikanesinde artık saatlerle değil, sessizliğin tonlarıyla ölçülüyordu.
​O kanlı şafak vaktinin üzerinden üç hafta geçmişti. Mevsim kışa dönmüş, malikanenin devasa bahçesindeki ağaçlar yapraklarını dökmüş, geriye sadece gökyüzüne yalvaran çıplak dallar kalmıştı. Evin içi de dışarısı kadar soğuktu. Şömineler yanıyor, kaloriferler çalışıyordu ama hiçbir ateş, koridorlarda dolaşan o buzdan hayaletleri ısıtmaya yetmiyordu.
​Aden, artık odasından nadiren çıkıyordu. Bir hayalet gibiydi. Varlığı silikleşmiş, sesi kısılmıştı. Yekta’nın karnındaki o "mucize", Aden’in felaketi olmuştu. Herkes, hizmetçiler bile, karnında Delta’nın varisini taşıyan Beta’nın etrafında pervaneydi. Aden ise... Aden sadece, yanlış zamanda yanlış hikayeye düşmüş bir dipnottan ibaretti.
​O gün, doktorun gelişiyle evin ritmi bir kez daha bozuldu.
​Yekta, sabah kahvaltısında şiddetli bir kasık ağrısıyla iki büklüm olmuş, rengi kireç gibi solmuştu. Karan, onu kucağına alıp yatak odasına taşıdığında, yüzünde aşk değil ama derin bir korku vardı. Babalık korkusu. Soyunun tükenme korkusu.
​Şimdi, yatak odasının kapısı kapalıydı. Karan ve doktor içerideydi.
​Aden, koridorun diğer ucundaki odasının kapısını aralamış, nefesini tutarak bekliyiyordu. İçinden karanlık, bencil bir ses 'Umarım bebek düşer,' diyordu. 'Umarım o bağ kopar ve Karan bana döner.' Sonra bu düşünceden dolayı kendinden tiksiniyor, midesi bulanıyordu. Masum bir bebeğin ölümünü dileyecek kadar ne zaman kirlenmişti?
​Yarım saat sonra kapı açıldı. Doktor, yüzünde ciddi bir ifadeyle çıktı. Karan arkasındaydı. Omuzları çökmüş, yüzü gölgelenmişti.
​"Durum ciddi Karan Bey," dedi doktor, koridorda fısıldayarak. Ama Aden'in Omega kulakları her kelimeyi duyuyordu. "Beta anatomisi, bir Delta fetüsünü taşımakta zorlanıyor. Bebek çok güçlü. Annenin yaşam enerjisini sömürüyor. Yekta Bey'in bedeni, bebeği bir tehdit olarak algılayıp atmaya çalışıyor."
​"Ne yapacağız?" diye sordu Karan. Sesi çaresizdi. "İlaçlar? Tedavi?"
​"İlaçlar yetersiz," dedi doktor başını iki yana sallayarak. "Bebeğin tanıdık bir enerjiye ihtiyacı var. Babasının aurasına. Biyolojik bir fanus gibi onu sarmanız lazım."
​Karan duraksadı. "Ne demek istiyorsun?"
​"Temas," dedi doktor net bir şekilde. "Geceleri yanında uyumalısınız. Ten tene temas olmasa bile, aynı yatakta, feromonlarınızın en yoğun olduğu saatlerde onunla olmalısınız. Sizin kokunuz, bebeğe 'güvendesin' sinyali verecek ve Yekta Bey'in bedenini sakinleştirecek. Aksi takdirde... sabaha çıkmayabilir."
​Bu hüküm, Aden'in kalbine saplanan son çiviydi.
​Karan, sıkıntıyla elini saçlarından geçirdi. Gözleri istemsizce koridorun sonuna, Aden'in kapısına kaydı. Kapının aralık olduğunu, o bal rengi gözlerin karanlıkta parladığını gördü.
​Bir an... Sadece bir saniye bakıştılar.
​O bakışta Karan, "Özür dilerim" dedi.
Aden ise, "Beni öldürüyorsun" dedi.
​Karan başını çevirdi. "Tamam," dedi doktora. "Ne gerekiyorsa yapacağım."
​Gece çöktüğünde, malikane ölümcül bir sessizliğe büründü.
​Aden, yatağında oturmuş, dizlerini karnına çekmişti. Duvarlar kağıt gibi ince geliyordu şimdi. Yan odada, o büyük ebeveyn yatak odasında olanları zihninde canlandırmaktan kendini alamıyordu.
​Karan, o odaya girmişti.
Karan, o yatağa yatmıştı.
Karan, kokusunu o odaya, o adama ve o bebeğe sunmuştu.
​Aden, yastığını yüzüne bastırıp çığlığını boğmaya çalıştı. Delta'nın kokusu... O çok sevdiği, ona nefes veren o orman ve yağmur kokusu, şimdi kapının altından sızıp Aden'in odasına doluyordu. Ama bu koku ona bir davet değil, bir işkenceydi. Çünkü bu koku, başka birini hayatta tutmak için salgılanıyordu.
​Yan odada, durum bambaşkaydı.
​Yekta, saten yorganın altında, zaferinin tadını çıkarıyordu. Karnındaki ağrı gerçekti, evet. Doktorun dedikleri doğruydu. Ama sonuç... Sonuç muazzamdı.
​Karan, yatağın diğer ucuna uzanmıştı. Üzerinde sadece pijama altı vardı. Sırtı Yekta'ya dönüktü. Bedeni kaskatıydı.
​"Karan..." diye fısıldadı Yekta, elini yavaşça Karan'ın sırtına uzatarak. "Çok soğuksun. Biraz yaklaşamaz mısın? Bebek... üşüyor sanki."
​Karan, Yekta'nın parmakları tenine değdiği an irkildi. Her hücresi 'Yanlış! Bu dokunuş yanlış!' diye bağırıyordu. Ruhu, yan odadaki Aden'e gitmek için çırpınıyordu. Ama mantığı, onu bu yatağa zincirlemişti.
​"Dokunma," dedi Karan, sesi boğuktu. "Buradayım işte Yekta. Kokumu alıyorsun. Bebeğin alıyor. Fazlasını isteme."
​Yekta elini geri çekti ama gülümsemesi silinmedi. "Şimdilik," diye düşündü. "Şimdilik bu kadar yeter."
​Karan, gözlerini kapatıp uyumaya çalıştı ama imkansızdı. Burnuna Yekta'nın o steril, sabunsu kokusu geliyordu ve bu midesini bulandırıyordu. Oysa o, yanık şeker ve menekşe istiyordu.
​Karan, feromonlarını serbest bıraktı. Odayı yoğun, ağır bir çam ve toprak kokusu kapladı. Bu, doktorun emriydi.
​Ve bu koku, duvarları aşıp Aden'e ulaştığında, Aden ilk kez Delta bağının ne kadar acımasız olabileceğini anladı. Çünkü bedeni, bu kokuya muhtaçtı. Sahibi başkasına sarılırken bile, Aden'in biyolojisi o kokuyla sakinleşmeye çalışıyor, bu da ona kendini dilenci gibi hissettiriyordu.
​Sabahın ilk ışıklarıyla Karan yataktan fırladı. Sanki yatak alev almıştı. Boğuluyormuş gibi hissediyordu. Bir dakika daha o odada kalırsa, Yekta'nın o huzurlu uyuyan yüzünü görürse delirecekti.
​Hızla giyindi ve kendini dışarı attı.
​Koridora çıktığında, Aden ile karşılaştı.
​Aden, erkenden uyanmış –daha doğrusu hiç uyumamış– ve mutfağa su almaya iniyordu. Üzerinde bol bir kazak vardı, gözlerinin altı mordu.
​İkisi koridorun ortasında durdular.
​Karan'ın üzerinde ağır bir şekilde Yekta'nın yatak odasının kokusu vardı. Süt, uyku ve Beta teni.
Aden bu kokuyu alınca yüzünü buruşturdu. Sanki Karan'ın üzerine kusmuk bulaşmış gibi baktı ona.
​"Aden," dedi Karan, elini uzatarak. "Dinle..."
​Aden geri çekildi, sırtı duvara çarptı. "Yaklaşma," dedi. Sesi titriyordu ama bu kez korkudan değil, iğrenmeden. "Onun kokuyorsun. Her yerin... her yerin o kokuyor."
​Karan çaresizce ellerine baktı. "Mecburum. Bebek için... Biliyorsun."
​"Bebek," diye tekrarladı Aden, acı bir gülüşle. "Ne mükemmel bir kalkan. O bebeği kalkan yapıp arkasına saklanıyor. Sen de buna izin veriyorsun."
​"Ölmesine izin mi verseydim?" diye sordu Karan, sesi yükselerek. Vicdan azabı onu agresifleştiriyordu. "Benim kanım Aden! Ne yapmamı bekliyorsun?"
​Aden, Karan'ın gözlerinin içine baktı. Orada gördüğü çaresizliği anladı ama bu, kendi acısını hafifletmiyordu.
​"Senden bir şey beklemiyorum Karan," dedi Aden, sesi fısıltıya düşerken. "Artık beklemiyorum. Sadece... geceleri o odaya girdiğinde, kapıyı biraz daha sıkı kapat. Çünkü sesiniz gelmese bile... ihanetin kokusu kapının altından sızıyor."
​Aden, Karan'ın yanından geçip gitti. Omuzları birbirine değmedi bile.
​Karan, boş koridorda tek başına kaldı.
​O an anladı ki, Yekta'nın karnındaki bebeği yaşatırken, Aden'in içindeki o ışığı yavaş yavaş öldürüyordu. Ve bir gün gelecek, o bebek doğduğunda, geride Aden diye biri kalmayacaktı.
​Çalışma odasına indi. Masasının üzerindeki viski şişesini açtı ve sabahın köründe bardağı doldurdu.
​"Lanet olsun," dedi bardağı duvara fırlatarak. "Lanet olsun böyle kadere."
​Yukarıda ise Yekta uyanmış, yatağın boş tarafına, Karan'ın yattığı yere elini koymuştu. Yastık hala sıcaktı ve Karan kokuyordu. Yekta, yastığı alıp yüzüne bastırdı ve derin bir nefes çekti.
​"Kazandık bebeğim," diye fısıldadı karnına. "Baban artık bizim. Sadece bizim."

Kırık Akisler Senfonisi (Omegaverse)Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin