10

2.5K 199 4
                                        


​Patlamanın yarattığı sağır edici gürültü, yerini odayı dolduran toz bulutunun sessizliğine bıraktı. Havada barut, yanık kablo ve yoğun korku kokusu vardı. Tavandan kopan kristal parçaları, halının üzerine kardan bir örtü gibi yayılmıştı.
​Salondaki herkes –o mağrur mafya babaları, o sapkın koleksiyoncular, o silahlı korumalar– donup kalmıştı. Hepsinin gözü, yıkılan kapının önünde, dumanların arasından bir heykel gibi dikilen karartıya kilitlenmişti.
​Karan, elindeki uzun namlulu silahı yavaşça yana eğdi. Namlunun ucundan ince bir duman süzülüyordu. Gözleri, sahnenin ortasındaki o altın kafese, kafesin içindeki titreyen bedenine, Aden’e odaklanmıştı. Başka hiçbir şeyi görmüyordu. Ne Vural’ı, ne de ona doğrultulan onlarca silahı.
​Sonra, herkesi şaşırtan bir şey yaptı.
​Elindeki silahı yere bıraktı.
​Metal silahın zemine çarparken çıkardığı tok ses, o ölümcül sessizliğin içinde bir çan gibi yankılandı.
​Vural, sahnenin kenarına sinmişti. Karan’ın silahsız kaldığını görünce yüzünde çarpık bir zafer sırıtışı belirdi. Hemen belindeki silahı çekti, Aden’in kafesine koştu ve namluyu parmaklıkların arasından Aden’in şakağına dayadı.
​"Hata yaptın Karan!" diye bağırdı Vural. Sesi histerik bir kahkahayla titriyordu. "Büyük hata! Şimdi o lanet olası ellerini kaldır yoksa bu güzel beyni duvara yapıştırırım!"
​Korumalar da cesaret bulup silahlarını Karan’a doğrulttular. Tetiği çekmek için tek bir emir bekliyorlardı.
​Karan, ellerini kaldırmadı. Kıpırdamadı bile. Sadece başını hafifçe yana eğdi. Dudaklarında, görenin kanını donduracak türden, aşağılayıcı ve ölümcül bir tebessüm belirdi.
​"Silaha ihtiyacım yok," dedi Karan. Sesi fısıltı gibiydi ama salonun en köşesinden bile duyuldu. "Sizin gibi böcekleri ezmek için metale ihtiyacım yok."
​Ve sonra... Serbest bıraktı.
​O ana kadar içinde tuttuğu, yıllarca Yekta’nın yanında baskıladığı, medeniyet maskesi altına gizlediği saf, işlenmemiş Delta aurasını serbest bıraktı.
​Bu, bir koku değildi. Bu, atmosferik bir basınçtı.
​Odanın havası bir anda ağırlaştı. Sanki yerçekimi on katına çıkmış gibiydi. Görünmez bir el, salondaki herkesin göğüs kafesine oturdu ve ciğerlerini sıkmaya başladı. Havaya yayılan feromonlar o kadar yoğundu ki, tadı dilde metalik bir his bırakıyordu: Yanık reçine, ıslak toprak, zifiri karanlık ve saf, damıtılmış ölüm.
​İlk düşenler Betalar oldu.
Biyolojik olarak bu baskıya en dayanıksız olanlar, oldukları yerde öğürerek dizlerinin üzerine çöktüler. Gözleri kararıyor, beyinleri bu yoğun baskı altında kısa devre yapıyordu.
​Sonra Alfalar...
Kendi bölgelerinin kralları olduklarını sanan o mağrur adamlar, şimdi gerçek bir imparatorun karşısında titreyen kölelere dönüşmüşlerdi. İçgüdüleri onlara tek bir şey haykırıyordu: 'İtaat et. Başını eğ. Göz teması kurma. Yoksa ölürsün.'
​Karan, yavaş adımlarla yürümeye başladı. Her adımı, zemini titretiyor gibiydi. Silahlı korumalar, ellerindeki silahları tutamaz hale geldiler. Parmakları uyuşuyor, dizlerinin bağı çözülüyordu. Bir koruma, tetiği çekmeye çalıştı ama eli o kadar şiddetli titriyordu ki silahı düşürdü ve kusmaya başladı. Delta feromonları, onların sinir sistemine doğrudan saldırıyor, savaşma iradelerini parçalıyordu.
​Vural, bu baskıya direnmeye çalıştı. O güçlü bir Alfa'ydı, bu şehrin yeraltı kralı olmak istiyordu. Ama Karan’ın yaydığı güç, okyanusun karşısındaki bir kum tanesi gibiydi. Burnundan sıcak bir sıvı boşaldı; kan, dudaklarına süzüldü. Baş ağrısı, kafatasını çatlatacak boyuttaydı.
​"Yaklaşma!" diye bağırdı Vural, ama sesi artık gürleyen bir Alfa sesi değil, köşeye sıkışmış bir farenin ciyaklamasıydı. Aden’in şakağına dayadığı silah titriyordu. "Sıkarım! Yemin ederim sıkarım!"
​Karan durdu. Sahnenin basamaklarının hemen önündeydi. Göz bebekleri dikey bir hal almış, irisi tamamen siyaha dönmüştü. İnsan değildi artık. Doğanın en vahşi tezahürüydü.
​Derin bir nefes aldı ve Delta Sesi'ni kullandı. Bu ses, kulaklarla duyulan değil, doğrudan omurilikte hissedilen bir emirdi.
​"DİZ ÇÖK."
​Bu iki kelime, salonun duvarlarında fiziksel bir darbe gibi patladı.
​Etki anındaydı.
​Vural’ın bacakları, beyninin emrini beklemeden iflas etti. Kemiklerinin çatırtısı duyuldu ve olduğu yere, Aden’in kafesinin önüne dizleri üzerine sertçe düştü. Eli istemsizce açıldı, silah parmaklarının arasından kayıp yere çarptı.
​Vural, yerde debeleniyor, kalkmaya çalışıyor ama görünmez bir dağ sırtına binmiş gibi hareket edemiyordu. Ağzından köpüklü salyalar akıyordu. Karan’ın iradesi, Vural’ın biyolojisini tamamen ele geçirmişti.
​Karan, yerde kıvranan Vural’ın üzerinden, ona basmadan, sanki bir çöp yığınının yanından geçer gibi geçip sahneye çıktı.
​Altın kafese ulaştı.
​Aden, kafesin içinde, yere çökmüş Vural’ın hemen arkasında, demir parmaklıklara tutunmuştu. Gözleri faltaşı gibi açıktı. O da bu gücü hissediyordu. Karan’ın feromonları ona da ulaşıyordu ama diğerlerini ezen, kusturan, burunlarını kanatan bu güç; Aden’e bambaşka bir şey yapıyordu.
​O ağır, odunsu koku Aden’e güven veriyordu. 'Benim,' diyordu o koku. 'Seni koruyan benim. Seni bulan benim.'
​Aden, karşısında duran bu varlığın bir insan olmadığını biliyordu. Karan bir canavardı. Ama o an, Vural gibi aşağılık adamların dünyasında, bir canavar tarafından sevilmenin ne kadar büyük bir lütuf olduğunu anladı.
​Karan, kafesin kilidiyle uğraşmadı. Anahtar aramadı.
​Siyah deri eldivenli ellerini, kafesin o süslü, altın kaplama demir parmaklıklarına geçirdi. Kasları, ceketinin altından yırtılacakmış gibi gerildi. Boynundaki damarlar birer halat gibi ortaya çıktı.
​Bir Delta’nın öfkesi ve bir eşin koruma içgüdüsü birleştiğinde, çeliğin bile hükmü kalmazdı.
​Metal inledi. Tiz, kulak tırmalayıcı bir gıcırtıyla, kalın demir çubuklar Karan’ın ellerinde hamur gibi bükülmeye başladı. Demir, iradeye boyun eğdi. Karan, parmaklıkları iki yana doğru ayırarak, bir insanın geçebileceği kadar geniş bir yarık açtı.
​İçeri girdi.
​Aden, olduğu yerde büzülmüştü. Ağzındaki tıkaç canını yakıyordu. Gözyaşları yanaklarındaki simleri temizlemişti.
​Karan, Aden’in önünde tek dizinin üzerine çöktü. Az önce bir orduyu dize getiren o devasa, korkunç adam, şimdi Aden’in önünde bir mabede girer gibi saygıyla eğilmişti.
​Titreyen eliyle Aden’in yüzüne dokundu. Eldivenini çıkardı, çıplak parmakları Aden’in yanağındaki ıslaklığa değdi.
​"Geçti," dedi Karan. Sesi artık o gürleyen Delta sesi değildi; boğuk, çatallı ve insaniydi. "Buradayım."
​Nazikçe elini Aden’in başının arkasına götürdü ve ağzındaki deri tıkacın kemerini çözdü. Tıkaç düştüğünde, Aden derin, hıçkırıklı bir nefes aldı. Çenesi ağrıyordu, dudakları tahriş olmuştu.
​"Karan..." diyebildi sadece. Sesi fısıltıdan halliceydi.
​Karan, üzerindeki uzun, siyah paltoyu çıkardı ve Aden’in o utanç verici, şeffaf tül giysisinin üzerine örttü. Onu sıkıca sardı. Aden’in kokusunu –o korkuyla karışmış menekşe kokusunu– içine çekti.
​"Sana dokundular mı?" diye sordu Karan. Gözleri tehlikeli bir şekilde parladı. "Sana zarar verdiler mi?"
​Aden başını iki yana salladı. "Hayır... Sadece... Sadece korktum. Gelmeyeceksin sandım."
​Karan, Aden’i kucağına aldı. Tıpkı o gün serada yaptığı gibi, bir kuş tüyü kadar hafifmişçesine kaldırdı. Aden, kollarını Karan’ın boynuna doladı ve başını onun göğsüne gömdü. O kalp atışını duymak, dünyadaki en güvenli melodiydi.
​Karan, kucağında Aden ile kafesten çıktı.
​Aşağıda, Vural hala yerde titriyor, kendi kusmuğunun içinde debeleniyordu. Karan, Vural’ın yanından geçerken durdu. Ayağının ucuyla Vural’ın yüzüne, o kanlı burnuna hafifçe dokundu. Bir böceği ezmek ile merhamet etmek arasındaki o ince çizgideydi.
​"Onu öldürmeyeceğim," dedi Karan, salondaki diğer titreyen, yerlerde sürünen adamlara hitaben. Sesi bir idam fermanı gibi yankılandı. "Ona dokunmayacaksınız da. O, bu utançla yaşayacak. Bir Delta’nın önünde nasıl altına kaçırdığını, nasıl yalvardığını tüm şehir konuşacak. Ölüm ona ödül olur."
​Sonra Vural’ın gözlerinin içine baktı. "Liman benim. Şehir benim. Ve bu çocuk..." Aden’i biraz daha sıkı sardı. "Benim canım. Eğer bir daha, rüzgar bile kokusunu sana taşırsa Vural... O zaman derini yüzmeye ayaklarından başlarım."
​Karan, arkasını döndü ve o cehennem çukurundan, kucağındaki en değerli hazinesiyle birlikte yürüyüp çıktı.
​Arkasında bıraktığı o lüks salon, artık bir harabe değil, bir tapınaktı. Karan’ın gücüne tapınılan, korkuyla mühürlenmiş bir tapınak.
​Dışarı çıktıklarında, gece havası yüzlerine çarptı. Yağmur dinmişti. Karan, Aden’i siyah SUV’un arka koltuğuna nazikçe yerleştirdi. Kendisi de yanına bindi. Kapı kapandığında, dış dünyayla bağları kesildi.
​Aden, Karan’ın ceketinin içinde titriyordu. Ama bu sefer soğuktan değil, yaşadığı şokun boşalmasından dolayı titriyordu.
​Karan, Aden’i kendine çekti. Başını göğsüne yasladı. Parmakları, Aden’in terli ve karışmış saçlarında gezindi.
​"Özür dilerim," dedi Karan, karanlığın içinde. Bu, bir Delta’nın ağzından dökülmesi en zor kelimeydi. "Seni koruyamadım. O mektuba... O lanet kağıda bir an bile olsa inandığım için özür dilerim."
​Aden başını kaldırdı. Karan’ın yüzüne baktı. O sert hatlar yumuşamıştı. Gözlerinde saf bir acı vardı.
​"Beni o zehirledi," dedi Aden. "Yekta. Bana ilaç verdi. Sana saldırmamı o sağladı. Mektubu o yazdı."
​Karan’ın eli, Aden’in saçlarında dondu.
​Arabanın içindeki hava aniden buz kesti. Karan’ın gözlerindeki o hüzünlü bulutlar dağıldı, yerini, Vural’a baktığı andan bile daha korkunç, daha soğuk ve hesapçı bir nefret aldı.
​Vural bir düşmandı; yaptığı şey doğasına uygundu.
Ama Yekta... Yekta bir haindi. Yatağındaki yılan, kalbindeki hançerdi.
​"Biliyorum," dedi Karan. Sesi o kadar sakindi ki, bu sakinlik fırtınanın kendisinden daha korkutucuydu. "Ve bunun bedelini... çok ağır ödeyecek."
​Araba hareket ettiğinde, Karan Aden'i göğsüne bastırdı. Eve dönüyorlardı. Ama bu bir dönüş değil, bir infaz yolculuğuydu.

Kırık Akisler Senfonisi (Omegaverse)Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin