7

2.5K 166 10
                                        


​O kriz gecesinin üzerinden üç gün geçmişti.
​Malikane, dışarıdan bakıldığında o eski, ağırbaşlı sessizliğine geri dönmüş gibiydi. Hizmetçiler parmak uçlarında yürüyor, gümüş şamdanları parlatıyor, perdeleri düzeltiyordu. Ancak duvarların ardında, görünmez bir zehir yavaş yavaş evin damarlarına yayılıyordu.
​Aden toparlanmıştı. Karan’ın Delta feromonları onu ölümün kıyısından çekip almıştı. Ama o geceden sonra Karan, bir daha o odaya girmemişti. Vicdanı, ikiye bölünmüş bir krallık gibiydi. Bir yanı, ölümden döndürdüğü eşinin yanında olmak, onun iyileşmesini izlemek istiyordu. Diğer yanı –o mantıklı, sadık yanı– Yekta’nın sessiz kırgınlığı altında eziliyordu.
​Karan, kefaret öder gibi kendini çalışma odasına kapatmış, Yekta ile daha fazla vakit geçirmeye, akşamları onunla şömine başında oturup sessizce kitap okumaya başlamıştı. Sanki her şey "normale" dönmüş gibi davranıyorlardı.
​Ama Yekta için "normal" artık bir stratejiden ibaretti.
​Öğle saatleriydi. Yekta, elinde gümüş bir tepsiyle mutfaktan çıktı. Tepside buharı tüten bir bitki çayı ve küçük, porselen bir ilaç kasesi vardı.
​"Ben götürürüm," dedi Yekta, tepsiyi almaya çalışan hizmetçiye. Yüzünde o meşhur, naif gülümsemesi vardı. "Karan Bey yoğun. Çocuğun ilacını ben vereceğim."
​Hizmetçi şaşkınlıkla ama saygıyla geri çekildi. "Siz çok yüce gönüllü birisiniz efendim," dedi. Yekta cevap vermedi, sadece gülümsedi. Bu övgüler artık midesini bulandırıyordu ama işine yarıyordu.
​Yekta, misafir odasına girdiğinde Aden yatağın kenarına oturmuş, pencereden dışarıdaki gri gökyüzünü izliyordu. Rengi yerine gelmişti ama gözlerinde derin bir hüzün vardı. Kapının açıldığını duyunca irkildi.
​"Yine mi sen?" dedi Aden, savunmaya geçerek. Yekta’nın ona "yardım edemeyeceğini" söylediği o günü unutmamıştı.
​"Sakin ol," dedi Yekta, tepsiyi komodine bırakırken. Sesi yumuşacıktı, kadife gibi. "Barış bayrağıyla geldim. Karan... Karan seni görmeye gelemiyor. İşleri çok yoğun. O yüzden ilacını getirmemi istedi."
​Bu küçük yalan, Aden’in omuzlarını düşürdü. Karan’ın gelmemesi, onu görmezden gelmesi canını yakıyordu. O gece, o kriz anında ona sarılan, "Seni kimseye vermem" diyen adam nereye gitmişti?
​"İstemiyorum," dedi Aden, başını çevirerek.
​Yekta yatağın kenarına oturdu. Elindeki kaseyi karıştırdı. İçindeki sıvı, berrak görünüyordu ama Yekta ona karıştırdığı o özel kimyasalı biliyordu. 'Zihin Bulandırıcı.' Delta feromonlarına karşı aşırı duyarlılık yaratan ama aynı zamanda o feromonları bir tehdit, bir korku unsuru olarak algılatan güçlü bir halüsinojen.
​"İçmelisin Aden," dedi Yekta, bir anne şefkatiyle. "Bu, biyolojini dengeleyecek. Karan seni böyle zayıf, böyle muhtaç görmek istemiyor. Eğer güçlenirsen... belki o zaman yanına gelir."
​Bu söz, Aden’in zayıf noktasıydı. Karan’a muhtaç görünmek istemiyordu. Güçlü olmak, onun karşısına dikilmek istiyordu.
​Tereddütle uzandı ve kaseyi aldı. Sıvıyı bir dikişte içti. Tadı hafif acıydı, badem gibi.
​"Aferin," dedi Yekta, içinden zafer çığlıkları atarak. Kaseyi aldı ve ayağa kalktı. "Şimdi dinlen. Birazdan... birazdan kendini çok farklı hissedeceksin."
​Kapıdan çıkarken Yekta’nın yüzündeki gülümseme silinmiş, yerini buz gibi bir ciddiyete bırakmıştı. Şimdi sahne hazırdı.
​Bir saat sonra.
​İlaç etkisini göstermeye başlamıştı. Aden’in başı dönüyordu. Odadaki eşyalar şekil değiştiriyor, gölgeler uzayıp kısalıyordu. Pencereden gelen ışık, gözlerine batan iğneler gibiydi. Kalbi hızla çarpıyor, içinde tanımsız bir panik büyüyordu.
​O sırada kapı açıldı.
​Gelen Karan’dı.
​Çalışma odasındaki işlerini bitirmiş, daha fazla dayanamayıp "Sadece bir bakıp çıkacağım" diyerek kendine yalan söylemiş ve Aden’in odasına gelmişti.
​Aden, kapının açıldığını duydu ama gördüğü şey Karan değildi. İlacın etkisiyle zihni bulanmıştı. Kapıda duran o uzun, geniş omuzlu silüet, ona bir insan gibi görünmüyordu. Karan’ın yaydığı o baskın Delta feromonları, ilacın etkisiyle Aden’in beyninde "güven" değil, "saf dehşet" sinyalleri olarak işleniyordu.
​Karan’ın gölgesi, duvarda devasa bir canavar gibi büyüdü. Karan’ın yüzü eriyor, gözleri ateş saçan çukurlara dönüşüyordu.
​"Aden?" dedi Karan, yumuşak bir sesle. İçeri adım attı.
​Aden çığlık attı.
​"Yaklaşma!" diye bağırdı, yatağın en köşesine sinerek. Sesi yırtıcıydı, saf korku doluydu. "Uzak dur benden! Şeytan! Uzak dur!"
​Karan şaşkınlıkla durakladı. "Aden, benim. Karan. Ne oluyor?"
​Aden’in gözlerinde Karan, ona doğru uzanan pençeli bir gölgeydi. Karan ona yaklaştıkça, o odunsu koku Aden’in boğazını sıkıyor, nefesini kesiyordu.
​"Beni öldüreceksin!" diye haykırdı Aden. Komodinin üzerindeki su bardağını kaptığı gibi Karan’a fırlattı.
​Bardak, Karan’ın omzuna çarpıp yere düştü ve parçalandı.
​Karan neye uğradığını şaşırmıştı. Birkaç gün önce kollarında "Benim için nefes al" diyen çocuk, şimdi ona bir katilmiş gibi bakıyordu. Delta gururu incinmişti.
​"Sana yardım etmeye geldim!" dedi Karan, sesi sertleşerek. Otoritesini kullanıp onu sakinleştirmek istedi.
​Ama Aden, yataktan fırladı. Yerdeki cam kırıklarından birini eline aldı. Eli kesildi, kan damladı ama hissetmedi. "Gelme!" dedi, cam parçasını Karan’a doğrultarak. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı, bebekleri titriyordu. "Sen bir canavarsın! Hepiniz aynısınız! Dokunma bana!"
​Karan, Aden’in elindeki camı ve akan kanı görünce dehşete düştü. "Delirdin mi sen? Bırak onu!"
​Üzerine doğru hamle yaptı. Amacı camı elinden almaktı. Ama Aden, bu hamleyi bir saldırı olarak algıladı. Can havliyle Karan’a saldırdı. Cam parçası, Karan’ın kolunu sıyırdı. Gömleği yırtıldı, derisinde ince bir çizik açıldı.
​Karan, acıdan çok şokla geriledi. Aden’in bileğini havada yakaladı ve sertçe büktü. Cam parçası yere düştü. Aden’i omuzlarından tutup duvara yasladı.
​"Kendine gel!" diye kükredi Karan. Delta sesi, odayı titretti.
​Aden, Karan’ın gözlerine baktı ama orada hala o canavarı görüyordu. Titreyerek ağlamaya başladı. "Bırak beni... Lütfen yeme beni... Bırak..."
​Karan, Aden’in bu anlamsız, hezeyan dolu sözleri karşısında donakaldı. "Yemek mi?" Aden onu ne olarak görüyordu?
​Tam o sırada, gürültüleri duyan Yekta içeri koştu.
​"Karan!" diye bağırdı Yekta, mükemmel bir zamanlamayla. "Ne oluyor burada? Tanrım, kolun kanıyor!"
​Hemen Karan’ın yanına geldi, cebinden çıkardığı mendili Karan’ın koluna bastırdı. Sonra dehşet dolu gözlerle Aden’e baktı.
​"Saldırdı mı sana?" dedi Yekta, inanamıyormuş gibi. "Sen onu kurtardın... O ise sana saldırdı?"
​Karan, Aden’i bıraktı. Aden, duşakabine yığılır gibi yere çöktü, kendi kendine mırıldanıyor, hayali şeylerle savaşıyordu.
​"Bilmiyorum," dedi Karan, nefes nefese. Gözlerinde hayal kırıklığı ve öfke vardı. "Çıldırmış gibiydi. Beni tanımadı bile."
​Yekta, Karan’ın koluna girdi, onu nazikçe kapıya doğru çekti. "Gel sevgilim," dedi. "O iyi değil. Akli dengesi... Sanırım yaşadıkları ona ağır geldi. Travma geçiriyor. Tehlikeli olabilir."
​Karan, son kez yerde titreyen, "Şeytan... git..." diye sayıklayan Aden’e baktı. Kalbinde bir şeyler kırıldı. Ruh eşi sandığı, biyolojik olarak çekildiği bu çocuk, zihinsel olarak bir harabeydi. Ve daha kötüsü, Karan’ı bir düşman olarak görüyordu.
​"Kapıyı kilitleyin," dedi Karan, nöbetçilere. Sesi buz gibiydi. "Ve ben emredene kadar kimse açmasın. Sakinleşene kadar... o bir mahkum."
​Yekta, Karan’ı koridora çıkarırken başını omzuna yasladı. Karan’ın göremediği o yüzde, buz gibi, zafer dolu bir tebessüm belirdi.
​İlk raunt Yekta’nındı.
Aden "deli", Karan "mağdur", Yekta ise "kurtarıcı" olmuştu.

Kırık Akisler Senfonisi (Omegaverse)Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin