Karan, malikaneden ayrıldığında öğleden sonra güneşi bulutların arkasına saklanmış, gökyüzü yine o tanıdık, kasvetli griliğine bürünmüştü. Motor sesleri uzaklaşıp demir kapılar kapandığında, ev derin bir sessizliğe gömüldü. Ama bu sessizlik, fırtına öncesi değil, cenaze evi sessizliğiydi.
Yekta, üst kattaki pencerenin perdesini hafifçe aralamış, Karan’ın arabasının gözden kayboluşunu izliyordu. Eli göğsünde, kalbinin üzerindeydi. Orada fiziksel bir ağrı vardı. Yıllardır inandığı, güvendiği ve sığındığı kalenin duvarlarında çatlaklar oluşmuştu ve o çatlaklardan içeri sızan soğuk, iliklerine kadar işliyordu.
Dün geceki o bakış... Karan’ın o çocuğun saçlarına dokunuşu...
Yekta, perveyi bıraktı. Gözyaşlarını sildi. O, zayıf biri değildi. Karan’ın dünyasında, bir Beta olarak bu kadar uzun süre "eş" konumunda kalabilmek, çelik gibi bir irade gerektirirdi. Ağlayarak köşede beklemeyecekti. Düşmanını –hayır, kaderini– tanımak zorundaydı.
Odasından çıktı. Koridor uzayıp gidiyordu. Kuzey kanadındaki o oda... Yasak bölge.
Kapıdaki nöbetçiler, Yekta’yı görünce tereddütle birbirlerine baktılar. Karan’ın emri kesindi: "Kimse girmeyecek." Ama karşılarındaki kişi Yekta’ydı. Evin gayri resmi sahibi, Karan’ın en değer verdiği kişi. Ona "hayır" demek, Karan’a saygısızlık etmekle eşdeğerdi.
"Çekilin," dedi Yekta. Sesi yumuşaktı ama içinde itiraz kabul etmeyen bir soyluluk vardı.
"Efendim, delta'nın emri..." diyecek oldu biri.
Yekta, adamın sözünü kesti. "Ona ben yemek götüreceğim. Karan döndüğünde sorumluluğu ben alırım. Şimdi kapıyı açın."
Nöbetçiler çaresizce başlarını eğip kapıyı açtılar.
Yekta derin bir nefes aldı, elindeki tepside duran çorba kasesini düzeltti –bu sadece bir bahaneydi– ve içeri girdi.
Oda loştu. Perdeler sıkıca çekilmişti. Havadaki koku... Yekta içeri girer girmez duraksadı. Odaya sinmiş o yabancı, tatlımsı koku, Yekta’nın ciğerlerini yaktı. Karan’ın üzerindeki koku buydu. İhanetin kokusu. Menekşe ve yanık şeker. Kendi sabunsu, sade kokusunun yanında ne kadar da baskın, ne kadar da davetkardı.
Yatağa doğru yürüdü. Aden uyanıktı. Yastıklara yaslanmış, boş gözlerle tavanı izliyordu. Kapının açıldığını duyunca irkilerek doğruldu. Gözlerinde saf bir panik belirdi. Kendini geriye doğru çekti, sırtını yatak başlığına yasladı.
"Sakin ol," dedi Yekta, tepsiyi komodinin üzerine bırakırken. Sesini sabit tutmaya çalışıyordu ama zordu. Karşısındaki çocuğa bakarken midesine kramplar giriyordu. "Sana zarar vermeyeceğim."
Aden, gelen kişiyi süzdü. Karşısında bir asker ya da katil beklemişti. Ama bu adam... İnce yapılı, kumral saçlı, yumuşak yüzlü ve zarif giyimliydi. Gözlerinde öfke yoktu; derin, dipsiz bir hüzün vardı.
"Sen kimsin?" diye fısıldadı Aden. Sesi kısıktı.
Yekta, yatağın ucundaki koltuğa, Aden’e mesafeli bir şekilde oturdu. Elleri kucağında birleşmişti. "Ben Yekta," dedi. Sonra duraksadı. Kendini nasıl tanıtmalıydı? Karan’ın sevgilisi? Eşi? Nişanlısı? Hepsi şu an bu odada, bu biyolojik gerçekliğin karşısında anlamsız kelimelere dönüşüyordu. "Ben... Karan’ın hayatındaki kişiyim."
Aden’in gözleri büyüdü. Durumu anlamıştı. Bu adam, Delta’nın "yanlış bildiği" eşiydi.
"Beni buraya o getirdi," dedi Aden, kendini savunma ihtiyacı hissederek. "Ben istemedim. Yemin ederim istemedim. Beni bırakması için yalvardım."
Yekta acı bir tebessümle başını salladı. "Biliyorum," dedi. "Sorun da bu zaten. Sen istemesen de, o istemese de... Doğa istiyor."
Gözlerini Aden’in yüzünde gezdirdi. Güzeldi. Lanet olasıca bir şekilde güzeldi. Sadece yüz hatları değil; yaydığı aura, o kırılgan ama dirençli hali... Karan’ın karanlığına ışık olabilecek türden bir parıltısı vardı. Yekta kendisinin ne kadar "sıradan" olduğunu düşündü. Düzenli, güvenli ama heyecansız. Bir liman. Ama Aden... Aden bir okyanustu.
"Neden gitmiyorsun?" diye sordu Aden aniden. "O... o sana ait değil mi? Neden beni kovmuyor?"
Yekta’nın boğazı düğümlendi. Ayağa kalktı, pencereye yürüdü ve perdeyi hafifçe araladı. "Çünkü o bir Delta," dedi cama bakarak. "Ve sen de onun ruh eşisin. Bunu inkar etmeye çalışıyor. Bana olan sadakatinden dolayı direniyor. Ama..." Arkasını dönüp Aden’in gözlerinin içine baktı. "Dün gece sana nasıl baktığını gördüm. Kendine bile öyle bakmıyor."
Aden başını öne eğdi. "Ben onun olmak istemiyorum. O bir canavar. Beni bir eşya gibi görüyor."
Yekta yavaşça yatağa yaklaştı. Bu kez Aden kaçmadı. Yekta elini uzattı, tereddütle Aden’in omzuna, Karan’ın dokunduğu yere dokunmak istedi ama son anda vazgeçti.
"O bir canavar değil," dedi Yekta, Karan'ı savunarak. Bu, alışkanlıktı. "O sadece... yalnız. Ve çok güçlü. Güç, insanı yalnızlaştırır."
Sonra Aden’e daha dikkatli baktı. "Adın ne?"
"Aden."
"Aden..." Yekta ismi tadını çıkarır gibi tekrar etti. "Cennet bahçesi. Ne kadar da manidar."
Odanın içinde ağır bir sessizlik oluştu. İki kurban karşı karşıyaydı. Biri aşkının, diğeri kaderinin kurbanı.
Yekta, Aden'in gözlerinde Karan'ı görüyordu. O bal rengi gözlerde, Karan'ın yansıması vardı. Ve o an Yekta, savaşın daha başlamadan bittiğini, kaybettiğini iliklerine kadar hissetti. Karan, Aden'i bırakamazdı. Bıraksa bile, aklı hep burada, bu odada kalacaktı. Yekta, Karan'ın bedenine sahip olabilirdi ama ruhu... Ruhu artık o menekşe kokusuna mühürlüydü.
"Buradan gitmem lazım," dedi Aden, Yekta'nın gözlerindeki o tarifsiz acıyı görünce. "Bana yardım et. Lütfen. Beni buradan çıkar. O zaman ikiniz de mutlu olursunuz."
Yekta'nın gözlerinde bir anlık bir umut parladı. Eğer Aden giderse... Eğer yok olursa... Belki Karan unuturdu? Belki zamanla o koku silinirdi?
Ama sonra Karan'ın Vural'a söylediklerini hatırladı. 'Ona dokunanın derisini yüzerim.' Eğer Aden kaçarsa, Karan dünyayı yakardı. Ve Yekta'yı asla affetmezdi.
"Sana yardım edemem," dedi Yekta, sesi titreyerek. Bu itiraf, kendi idam fermanı gibiydi. "Çünkü o seni bulur. Ve seni bulduğunda... bu sefer seni bir odaya değil, ruhuna hapseder. Kaçış yok Aden. Ne senin için, ne de benim için."
Kapı gürültüyle açıldı.
İkisi de irkildi. Nöbetçilerden biri panikle içeri daldı.
"Efendim! Çabuk çıkmalısınız!"
"Ne oluyor?" diye sordu Yekta.
"Delta geri dönüyor. Ve çok sinirli. Arabası kapıda. Sizi burada görürse..."
Yekta'nın rengi attı. Karan'ın onu burada, Aden'le "gizli" bir konuşma yaparken yakalaması felaket olurdu. Karan bunu bir tehdit olarak algılayabilirdi.
Yekta son kez Aden'e baktı. Gözlerinde kıskançlık yoktu artık; sadece derin bir merhamet ve ortak bir kaderin hüznü vardı.
"Ona iyi davran," diye fısıldadı Aden'e. "Çünkü o artık sana emanet."
Ve Yekta, arkasına bakmadan odadan çıktı. Kapı kapandığında, Aden yatağın ortasında, Yekta'nın bıraktığı o ağır "veda" hissiyle baş başa kalmıştı.
Aşağı katta, ana kapı büyük bir gürültüyle açıldı. Karan içeri girdiğinde, üzerinde hala konsey toplantısının gerginliği ve Vural'ın kanının kokusu vardı.
"Yekta nerede?" diye gürledi.
Hizmetçiler titreyerek, "Odasına çıktı efendim," dediler. Yalan söylüyorlardı, onu korumak için.
Karan, duraksadı. Başını yukarı kaldırdı. Burnunu havaya dikip kokladı. Evin içindeki kokuları ayırt etmeye çalıştı. Ve o an, çok hafif, çok silik bir iz yakaladı.
Misafir odasının olduğu koridorda... Yekta'nın kokusu vardı.
Karan'ın gözleri kısıldı. Çenesindeki kas seğirdi. Yekta, Aden'in yanına mı gitmişti? Neden? Ona zarar vermek için mi? Yoksa... gerçeği görmek için mi?
Merdivenlere yöneldiğinde, adımları bu kez yorgun değil, hesap soran bir yırtıcının adımlarıydı.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Kırık Akisler Senfonisi (Omegaverse)
FantasyYeraltı dünyasının tartışmasız lideri Delta (Karan), yıllar önce hayatını kurtaran ve feromonları garip bir şekilde uyumlu olan bir Beta ile "ruh eşi" olduğuna inanmaktadır. Bu Beta'yı korumak için dünyayı yakabilecek bir sadakatle bağlıdır. Ancak r...
