4

2.8K 237 24
                                        


​Velovis’in üzerine doğan güneş, şehri ısıtmaktan acizdi; sadece geceden kalan puslu griliği biraz daha belirgin kılıyordu. Karan, sabaha karşı seranın cam duvarının önünden ayrılmış, çalışma odasına çekilmişti ama zihni hala o buğulu camın arkasındaki silüette asılı kalmıştı. İçtiği koyu kahve, ağzındaki o metalik tadı silmeye yetmiyordu.
​Saatlerdir beklediği "mantıklı" tarafı bir türlü devreye girmiyordu. İçindeki Alfa, huzursuz bir kurt gibi kafesin parmaklıklarını ısırıyor, 'Eşin hasta, eşin üşüyor, eşin ölüyor' diye uluyordu.
​Sonunda, elindeki kalemi masaya fırlattı. Kırılma sesi, sessiz odada bir silah patlaması gibi yankılandı.
​"Lanet olsun," dedi dişlerinin arasından.
​Ayağa kalktı ve hızla odadan çıktı. Yekta henüz uyanmamış olmalıydı. Koridorlarda adımlarını sessiz tutarak kuzey kanadına, seraya yöneldi. Kapıdaki nöbetçiler, Karan’ın öfkeli ve kararlı yüzünü görünce selam durup hemen kapıyı açtılar.
​İçeri girdiği an, yüzüne çarpan soğuk hava onu duraksattı. Burası bir buzhane gibiydi. Isıtma sistemi eskiydi ve bu mevsimin ayazına dayanamamıştı.
​"Aden," diye seslendi. Sesi sertti ama içinde gizleyemediği bir titreşim vardı.
​Cevap gelmedi.
​Karan, bitkilerin arasından geçerek ortadaki banka ulaştı. Gördüğü manzara, kalbine görünmez bir elin sıkıca yapışmasına neden oldu. Aden, bankın üzerine kıvrılmış, cenin pozisyonu almıştı. Karan'ın devasa paltosu üzerine örtülüydü ama çocuk zangır zangır titriyordu. Solgun yüzü, sağlıksız bir kırmızılıkla yanıyordu. Dudakları çatlamış, alnındaki siyah perçemler terden sırılsıklam olmuştu.
​Karan, bir saniye bile düşünmeden yanına çöktü. Eldivenini çıkarıp elinin tersini Aden'in alnına koydu.
​Temas ettiği an, avucunun içi yandı. Ateşi o kadar yüksekti ki, Aden'in derisi adeta kavruluyordu.
​"Hey," dedi Karan, çocuğun omzunu sarsarak. "Uyan. Gözlerini aç."
​Aden, kirpikleri birbirine yapışmış gözlerini aralamaya çalıştı. Bal rengi gözleri bulanıktı, odaklanamıyordu. "Soğuk..." diye inledi, sesi cam kırıkları kadar pürüzlüydü. "Çok soğuk..."
​Karan'ın burnuna dolan koku değişmişti. O tatlı menekşe kokusu ekşimiş, yerini acı bir badem kokusuna, hastalığın ve stresin kokusuna bırakmıştı. Bu koku, Karan'ın koruma içgüdüsünü delicesine tetikledi. Bir delta için, eşinin acı çektiğini koklamak, fiziksel işkenceden daha beterdi.
​"Aptal," dedi Karan, kime kızdığı belli olmayan bir öfkeyle. Kendine mi? Çocuğa mı? Yoksa bu lanet kadere mi? "Neden seslenmedin?"
​Aden cevap veremedi, başı yana düştü. Bilinci kapanmak üzereydi.
​Karan, mantığını, kurallarını, Yekta'ya olan sadakat yeminlerini... hepsini o seranın soğuk zeminine gömdü. Eğildi, güçlü kollarını Aden'in bacaklarının ve sırtının altına geçirdi. Onu kucağına aldığında, çocuğun ne kadar hafif olduğunu fark etti. Sanki kemikten ve acıdan ibaretti.
​Aden, sıcak bir bedene temas ettiğini hissedince, bilinçsizce Karan'ın göğsüne sokuldu. Yüzünü Karan'ın boyun girintisine gömdü ve derin, titrek bir nefes aldı.
​Bu hareket, Karan'ı olduğu yere mıhladı.
​Aden'in burnu, Karan'ın feromon bezinin tam üzerindeydi. Ve o an, Karan'ın kendi kokusu –o ağır, odunsu, yağmur yüklü orman kokusu– Aden'i sakinleştirmek için, Karan'ın izni olmadan serbest kaldı. Aden'in titremesi anında azaldı. Biyolojileri, birbirini iyileştirmek için konuşuyordu.
​Karan, kucağındaki yükle seradan çıktı. Nöbetçiler şaşkınlıkla bakakaldılar. Liderleri, Velovis'in en acımasız Delta'sı, bir savaş esirini kucağında taşıyordu.
​"Doktoru çağırın," diye gürledi Karan, koridora çıktığında. "Hemen! Misafir odasına, en uzaktakine. Ve kimse... Yekta bile bilmeyecek."
​Öğleden sonra olduğunda, malikane bambaşka bir gerilimin pençesindeydi.
​Karan, Aden'i güvenli bir odaya yerleştirmiş, başında doktorun beklemesini emretmiş ve üzerini değiştirip "delta" maskesini tekrar takmak zorunda kalmıştı. Çünkü bugün Konsey toplantısı vardı. Şehrin diğer büyük klan liderleri, Semender Klanı'nın çöküşünü konuşmak ve paylarını istemek için geliyorlardı.
​Büyük salon, puro dumanı ve pahalı viski kokusuyla doluydu. Uzun, maun masanın etrafında dört adam oturuyordu. Ama gözler Karan'ın üzerindeydi. Masanın başındaki oydu.
​"Semender'in liman bölgesini ben alırım," dedi "Akbaba" lakaplı Vural. Yaşlı, sinsi ve leş yiyici bir Alfa'ydı. Gözleri sürekli fıldır fıldır dönerdi. "Sen zaten dökümhaneyi ve silah depolarını aldın Karan. Adil olan bu."
​Karan, elindeki kristal bardağı yavaşça masaya bıraktı. "Liman benim," dedi sesi buz gibi sakindi. "Semender'i ben indirdim. Leşini siz parçalayamazsınız."
​Vural'ın yüzü gerildi. Masadaki diğer liderler huzursuzca kıpırdandı. Karan'ın bugün her zamankinden daha gergin, daha patlamaya hazır olduğu belliydi. Yaydığı feromonlar o kadar baskındı ki, diğer Alfalar nefes almakta zorlanıyordu.
​"Pekala, pekala," dedi Vural, geri adım atarak. Ama gözlerinde hain bir parıltı belirdi. "Liman senin olsun. Ama duyduğuma göre... başka bir ganimet daha ele geçirmişsin."
​Karan'ın parmakları bardağın üzerinde kasıldı. "Neyden bahsediyorsun?"
​Vural sırıttı. Sarı, tütün lekesi olmuş dişleri ortaya çıktı. "Semender'in sakladığı o meşhur 'Bozuk' Omega'dan bahsediyorum. Hani şu güzelliği dillere destan olan ama kimseye yaramayan çocuk. Adamların konuşuyor Karan. Onu dün gece getirdiğini duydum."
​Salondaki hava bir anda değişti. Diğer liderlerin de ilgisi uyanmıştı. Omegalar, bu dünyada değerliydi ama "nadir" ve "güzel" bir Omega, paha biçilemez bir prestij nesnesiydi.
​"O bir hiç," dedi Karan, sesi düzdü. "Sadece sorgulanacak bir esir."
​"Öyle mi?" Vural öne eğildi. "Eğer bir hiçse, bana sat. İyi para veririm. Biliyorsun, genç Omegalarla koleksiyon yapmayı severim. Onu... eğitirim."
​Vural'ın "eğitmek" kelimesini söylerken diliyle dudağını ıslatması, Karan'ın içindeki o ilkel barajı yıkan son damla oldu.
​Zihninde bir görüntü belirdi: Vural'ın o kirli ellerinin Aden'in solgun teninde dolaşması. Aden'in korku dolu bal rengi gözleri.
​Karan'ın elindeki kristal bardak, büyük bir çatırtıyla parçalandı. Cam kırıkları eline battı, kanı masaya damladı ama o acıyı hissetmedi bile.
​Ayağa fırladı. Sandalyesi devrildi.
​Bütün salon, Karan'dan yayılan saf, öldürücü Delta öfkesiyle sarsıldı. Bu sadece bir kızgınlık değildi; bu, bölgesine ve eşine göz dikilmiş bir yırtıcının savaş ilanıydı. Odadaki diğer Alfalar, içgüdüsel olarak boyunlarını korumak için sindiler. Vural, korkuyla koltuğuna gömüldü, yüzü kireç gibi olmuştu.
​"Bir daha," dedi Karan, sesi bir insan sesinden çok, derinlerden gelen bir hırıltıya benziyordu. Masanın üzerine eğildi, kan damlayan elini Vural'a doğru uzattı. "Onun adını ağzına alırsan... dilini koparır, sana yediririm."
​"K-Karan..." Vural kekeledi. "Sadece bir teklifti... Bilmiyordum... Sadece bir Omega..."
​"O sadece bir Omega değil," diye gürledi Karan. Neredeyse 'O benim eşim' diyecekti. Kelimeler boğazına kadar tırmandı, dilinin ucuna geldi. Ama son anda, o korkunç gerçeği yuttu.
​"O benim malım," dedi, kelimeyi bir küfür gibi tükürerek. "Ve benim olan hiçbir şeye dokunamazsınız. Konu kapanmıştır."
​Arkasını döndü ve salonu terk etti. Kapıdan çıkarken elleri titriyordu. Kalbi göğsünü dövüyordu.
​Az önce, tüm konseyin önünde, bir hiç uğruna savaş ilan etmişti. Bu hareketin bedeli ağır olacaktı. Ama umurunda değildi. Tek düşünebildiği, yukarıda, ateşler içinde yatan o çocuktu.
​Hızla merdivenleri çıktı. Doktor odadan yeni çıkıyordu. Karan onu görünce durdu.
​"Durumu ne?"
​"Ateşini düşürdük efendim," dedi doktor, endişeli bir yüzle. "Ama... fiziksel bir sorundan çok, biyolojik bir tepki gibi duruyor. Bedeni bir şeye... ya da birine ihtiyaç duyuyor. Feromon eksikliği çekiyor. Çok yoğun bir stres altında."
​Karan başını salladı, doktoru gönderdi. Kapının önünde durdu. İçeri girmeli miydi?
​Kapıyı yavaşça araladı. Aden, temiz çarşafların arasında uyuyordu. Rengi biraz daha yerine gelmişti. Ama hala kırılgandı.
​Karan içeri süzüldü. Yatağın kenarına oturdu. Kanlı eline baktı, sonra Aden'in huzurlu yüzüne.
​Elini uzattı, parmaklarının tersiyle Aden'in yanağını okşadı. Bu kez kendini durdurmadı.
​"Seni onlara vermem," diye fısıldadı karanlığa. "Seni kimseye vermem. Bu beni cehenneme sürüklese bile."
​O sırada, kapının aralığından onları izleyen bir çift gözden habersizdi.
​Yekta, koridorun gölgesinde durmuş, elini ağzına kapatmış, sessizce ağlıyordu. Karan'ın o çocuğa nasıl baktığını, ona nasıl dokunduğunu görmüştü. O bakışı tanıyordu. Çünkü Karan, yıllar önce ona da öyle bakmıştı.
​Ama bu seferki bakışta, Yekta'nın hiç görmediği bir şey vardı: Tutku.
​Ve Yekta o an anladı; savaşı daha başlamadan kaybetmişti.

Kırık Akisler Senfonisi (Omegaverse)Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin