3

2.9K 223 9
                                        


​Karan, malikanenin ağır meşe kapısından içeri adımını attığı an, yüzüne çarpan sıcak hava onu rahatlatması gerekirken boğdu. Burası onun eviydi. Duvarlarına sinmiş sedir ağacı kokusu, zeminindeki yumuşak halılar, her köşedeki antika vazolar... Hepsi Yekta’nın dokunuşuydu. Burası düzenin, huzurun ve medeniyetin kalesiydi. Ama Karan, kapının eşiğinde dururken kendini bir istilacı gibi hissediyordu.
​Sanki derisinin altına gizlenmiş bir başka varlıkla, bir hainle birlikte içeri girmişti.
​Hizmetliler ceketini almak için yaklaştığında, Karan elini kaldırarak onları sertçe durdurdu. "Çekilin," dedi. Sesi o kadar gergindi ki, baş hizmetli başını eğerek geri çekildi. Karan, kimsenin ona yaklaşmasını istemiyordu. Çünkü biliyordu; o lanet koku, o ıslak menekşe ve yanık şeker kokusu, ceketinin liflerine, gömleğinin yakasına, hatta saç diplerine kadar sinmişti.
​Hızla merdivenlere yöneldi. Adımları ağır, nefesi düzensizdi. Yekta’nın onu beklediği yatak odasına değil, koridorun sonundaki misafir banyosuna girdi ve kapıyı kilitledi.
​Sırtını kapıya yaslayıp derin bir nefes verdi. Aynadaki aksine baktı. Gözleri hala koyuydu, irisi titriyordu. "Kendine gel," diye fısıldadı yansımasına. "Sen bir hayvansın. İraden var. O sadece bir çocuk. Bir ganimet."
​Giysilerini yırtarcasına çıkardı ve duş kabinine girdi. Suyu en sıcak ayara getirdi. Kaynar su tenine iğneler gibi batarken, eline aldığı sert lifle derisini kazımaya başladı. O kokuyu teninden sökmek, o çocuğun omzunun sıcaklığını hafızasından silmek istiyordu. Derisi kızardı, tahriş oldu ama o durmadı. Sabun kokusu banyoyu doldurdu ama Karan’ın burnunun direğinde hala o tatlımsı, baş döndürücü koku asılıydı. Bu fiziksel bir koku değildi artık; zihinsel bir işgaldi.
​Dakikalar sonra, üzerinde beyaz bir bornozla, teni haşlanmış ıstakoz gibi kızarmış halde banyodan çıktı. Saçlarını kurulamamıştı bile; ıslak tutamlar alnına düşüyordu. Derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi. Maskesini taktı. O, bu şehrin hakimiydi. Duygularını yönetebilirdi.
​Yatak odasının kapısını açtığında, loş ışıkta Yekta’yı gördü.
​Yekta, yatağın başlığına yaslanmış, elindeki kitabı okuyordu. Karan içeri girdiğinde başını kaldırdı ve gülümsedi. O gülümseme... Yıllardır Karan’ın sığındığı o masum, talepsiz, dingin gülümseme. Yekta bir Beta’ydı. Feromonları yok denecek kadar azdı, sadece temiz ve sabunsu kokardı. Hiçbir zaman Karan’ın üzerinde bir baskı kurmaz, kriz anlarında onu sakinleştirirdi.
​"Geldin," dedi Yekta, kitabı komodine bırakarak. Sesi yumuşak bir melodiyi andırıyordu. "Çok beklettin. Semender işi zorlu geçmiş olmalı."
​Karan yatağa yaklaştı ama her zamanki gibi Yekta’yı öpmek için eğilmedi. Yatağın ucuna oturdu, mesafeli bir tavırla. "Bitti," dedi sadece. "Şehir artık bizim."
​Yekta, Karan’ın bu soğukluğuna alışkındı; iş dönüşü hep gergin olurdu. Yataktan kalkıp Karan’ın arkasına geçti. İnce parmakları Karan’ın gergin omuzlarına, boynuna dokundu. "Çok gerginsin," diye mırıldandı. Masaj yapmak için ellerini hareket ettirdiğinde, burnunu Karan’ın boynuna yaklaştırdı.
​Karan, o an nefesini tuttu. Kalbi, göğüs kafesinde çılgın bir kuş gibi çırpınıyordu. 'Kokuyu alacak,' diye düşündü dehşetle. 'Üzerimdeki ihanetin kokusunu alacak.'
​Yekta duraksadı.
​Karan’ın boynunu kokladı, sonra hafifçe geri çekildi. Kaşları çatılmıştı. "Karan?" dedi, sesinde bir şüphe tınısı vardı. "Kokun... değişmiş."
​Karan’ın kanı dondu. Yavaşça başını çevirip Yekta’ya baktı. "Ne saçmalıyorsun? Barut ve kan kokuyordur. Duş aldım."
​"Hayır," dedi Yekta, gözlerini kısarak. "Daha... keskin. Daha vahşi. Ve altında başka bir şey var. Sanki..." Kelimeleri bulmaya çalıştı. "Sanki ormanda kaybolmuşsun gibi."
​Karan, panikle ayağa kalktı. Yekta’nın dokunuşundan kurtulmak istiyordu. "Yorgunum Yekta. Saçmalıyorsun. Uyu artık."
​Yekta’nın gözlerindeki kırgınlığı gördü ama bunu görmezden geldi. Işıkları kapatıp yatağın diğer tarafına geçti ve sırtını ona döndü. Yekta bir süre sessizce ona baktı, sonra hiçbir şey söylemeden kendi tarafına çekildi.
​O gece, yatak aralarında buzdan bir okyanus varmış gibi genişti.
​Karan uyuduğunda, kabuslar onu pençesine almakta gecikmedi.
​Rüyasında, sonsuz bir karanlığın ortasındaydı. Ayakları, yapışkan ve sıcak bir sıvıya batmıştı; kandı bu. Ama kan kokusu yoktu. Her yer o kokuyla doluydu. Menekşeler gökyüzünden kül gibi yağıyordu. Ve önünde, devasa, camdan bir kafes vardı.
​Kafesin içinde Aden duruyordu. Ama bu kez elleri bağlı değildi. Çıplaktı ve teni ay ışığıyla parlıyordu. Bal rengi gözleri, Karan’ın ruhunu delip geçiyordu. Aden ağzını açtı ama sesi çıkmadı. Sadece dudakları hareket etti: "Beni inkar edemezsin."
​Sonra Aden’in bedeni alev almaya başladı. Menekşe rengi alevler çocuğu sararken, Karan ona doğru koşmak istedi ama bacakları hareket etmiyordu. Olduğu yere çivilenmişti. İçindeki Alfa, göğsünü yırtıp dışarı çıkmak, eşini kurtarmak için uluyordu ama Karan’ın insan tarafı onu zincirlemişti. Aden yanarken, Karan sadece izledi. Ve o yangın, aslında Aden’i değil, Karan’ın içini yakıyordu.
​"HAYIR!"
​Karan, nefes nefese yatağında doğruldu. Ter içindeydi. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki kulaklarında uğulduyordu.
​Oda karanlıktı. Yanına baktı; Yekta derin bir uykudaydı. O kadar sessiz ve huzurlu uyuyordu ki, Karan bir an için ondan nefret etti. Nasıl bu kadar huzurlu olabilirdi? Dünya başına yıkılırken o nasıl böyle masum kalabilirdi?
​Karan yataktan sessizce kalktı. Boğuluyormuş gibi hissediyordu. Bu ev, bu oda, bu yalan... Üzerine çöküyordu.
​Ayakları onu nereye götüreceğini biliyordu. Düşünmeden, bir hayalet gibi koridorlarda süzüldü. Malikanenin kuzey kanadı daha soğuktu. Eski Dük'ten kalma, gotik mimarili cam sera buradaydı.
​Sera kapısına geldiğinde nöbetçiler onu görüp toparlandılar ama Karan elini kaldırıp "Sessiz olun" işareti yaptı. Kapıyı açmadı. Sadece boydan boya cam olan duvara yaklaştı.
​İçerisi, dışarıdaki sokak lambalarının ve ayın soluk ışığıyla aydınlanmıştı. Egzotik bitkilerin, dev yapraklı sarmaşıkların gölgeleri zemine düşüyordu. Ve orada, seranın ortasındaki eski, demir bankta o vardı.
​Aden.
​Uyuyamıyordu. Dizlerini göğsüne çekmiş, kollarını bacaklarına dolamış, boşluğa bakıyordu. Üzerinde Karan’ın karana vermeyi unuttuğu (ya da bilerek bıraktığı) o devasa deri palto vardı. Palto ona o kadar büyük gelmişti ki, içinde kaybolmuş gibiydi.
​Karan, camın arkasından, karanlığın içinden onu izledi.
​Aden, aniden başını kaldırdı. Sanki izlendiğini hissetmişti. Gözleri, camın arkasındaki Karan’ın olduğu noktaya odaklandı. Karan’ı görmesi imkansızdı; dışarısı zifiri karanlıktı. Ama Aden’in bakışları tam olarak Karan’ın gözlerinin içine kilitlenmişti.
​İkisi arasında camdan bir duvar vardı. Ama o an, o duvarın hiçbir hükmü yoktu.
​Karan, elini gayriihtiyari cama koydu. Aden de içeriden, sanki bir ayna gibi, elini kaldırdı ama cama dokunmadı. Havada asılı kaldı eli.
​Karan’ın içindeki ses fısıldadı: 'O üşüyor. İçeri gir. Onu ısıt. O senin.'
Mantığı ise bağırdı: 'Arkanı dön ve git. O senin sonun olacak.'
​Karan gitmedi. İçeri de girmedi. Sadece orada, soğuk camın önünde durdu ve şafak sökene kadar, kendi felaketini izledi.

Kırık Akisler Senfonisi (Omegaverse)Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin