2

3.3K 240 9
                                        


​Ağır, zırhlı kapı bir tabut kapağı gibi kapandı ve dışarıdaki dünyanın gürültüsü –yağmurun betona vuran sesi, sirenlerin uzaktan gelen uğultusu, yaralı adamların inlemeleri– bir anda bıçak gibi kesildi. İçerisi şimdi tamamen sessizdi. Ancak bu sessizlik huzurlu değil, fırtına öncesi havadaki o elektrik yüklü, tüyleri diken diken eden türden bir gerilimdi.
​Arabanın içi, dışarıdaki gotik karanlığa inat, loş sarı ledlerle aydınlatılmıştı. Siyah deri koltuklar gıcırdadı. Karan, geniş arka koltuğun sağ tarafına, cam kenarına iyice yaslanmış, bacak bacak üstüne atmıştı. Sol elindeki siyah deri eldiveni çıkarmamıştı ama parmakları ritmik bir sinirle dizine vuruyordu. Şoför mahalli ile aralarında ses ve koku geçirmeyen kalın bir cam bölme vardı. Bu, Karan’ın her zaman istediği mahremiyetti; ama şimdi bu dar alan, bir kafese dönüşmüştü.
​Çünkü kafesin içinde yalnız değildi.
​Aden, koltuğun diğer ucuna, kapıya yapışacak kadar sinmişti. Elleri hala arkadan bağlıydı ve başındaki kaba çuval, nefes alışverişlerini boğuklaştırıyordu. Karan’ın emriyle çuvalı çıkarmamışlardı. Belki de Karan, o bal rengi gözleri, o meydan okuyan bakışları bir daha görmeye cesaret edemediği için buna izin vermişti. Görmemek, yok saymayı kolaylaştırırdı.
​Ama koku... Tanrım, o koku görmezden gelinebilecek gibi değildi.
​Araba hareket ettiğinde, Aden'in dengesi bozulur gibi oldu ama omuzlarını kasarak dik durmaya çalıştı. Karan, başını cama çevirmiş, Velovis'in karanlık sokaklarının bir film şeridi gibi akıp gitmesini izliyordu. Ancak burnu, iradesine ihanet ediyordu. Kapalı alanda, Aden’in kokusu yoğunlaşmış, deri koltukların kokusuna sinmiş, hatta havalandırmadan gelen temiz havayı bile ele geçirmişti.
​Islak menekşe ve yanık şeker.
​Bu koku, Karan’ın zihnine zehirli bir sarmaşık gibi dolanıyordu. Normalde bir Omega’nın kokusu, hele ki korku salgılayan bir Omega’nın kokusu, bir Delta için sadece "av" demekti. Ezilmesi, hükmedilmesi gereken zayıf bir varlık. Ama bu... Bu başkaydı. Bu koku, Karan’ın yıllardır Yekta’nın yanında inşa ettiği o kontrollü, medeni ve sadık adamın maskesini eritiyordu. İçindeki o ilkel, kana susamış ve sahiplenici canavar, göğüs kafesini tırmalıyordu. 'Ona dokun,' diye fısıldıyordu içgüdüleri. 'Korkusunu dindir. Yarasını yala. Boynuna dişlerini geçir ve dünyaya kime ait olduğunu haykır.'
​Karan dişlerini o kadar sert sıktı ki çenesi ağrıdı. Bir düğmeye bastı ve camı hafifçe araladı. İçeriye şehrin isli, soğuk ve yağmurlu havası doldu.
​"İğrenç," diye mırıldandı kendi kendine, sesi buz gibiydi. "Leş gibi korku kokuyorsun."
​Bu, Aden'in duyduğu ilk cümleydi. Çuvalın altındaki yüzü buruştu. Korkuyordu, evet. Kalbi göğsünü delip geçecekmiş gibi atıyordu. Ama bu adamın, bu şeyin yanındayken hissettiği tek şey korku değildi. Bedeni, zihninin onaylamadığı bir tepki veriyordu. O, bir Delta'ydı. Türlerin en yırtıcısı. Aden'in, ondan nefret etmesi, tiksinmesi gerekiyordu. Ama garip bir şekilde, o ağır, odunsu feromonlar burnuna dolduğunda, acısı hafifliyor, zihni bulanıklaşıyordu. Sanki... sanki eve dönmüş gibi hissettiren o lanet olası his.
​Araba aniden sert bir viraja girdi. Velovis'in yolları bozuk ve acımasızdı. Aden, elleri bağlı olduğu için tutunamadı. Bedeni savruldu ve koltuğun ortasına, Karan'a doğru kaydı.
​Omuzları birbirine değdi.
​O an, arabanın içinde görünmez bir bomba patladı.
​Temas, kıyafetlerin üzerinden bile yakıcıydı. Karan, sanki yüksek voltajlı bir elektriğe kapılmış gibi irkildi. Aden'in omzundaki sıcaklık, Karan'ın kolundan yukarı tırmandı, omuriliğine ulaştı ve beyninde şimşekler çaktırdı. Biyolojik mühür, inkarı kabul etmiyordu. İki mıknatısın birbirini bulması gibi, hücreleri birbirini tanımıştı.
​Karan, bir refleksle –belki itmek, belki tutmak için– elini Aden'in bacağına attı. Parmakları, yırtık kumaşın üzerinden tenine değdiğinde, Aden boğuk bir inilti koyverdi. Bu ses, acıdan çok, bastırılmış bir rahatlamanın sesiydi.
​Karan, elini yanan bir sobaya dokunmuş gibi hızla çekti ve kendini kapıya doğru yapıştırdı. Nefes nefeseydi. Göz bebekleri büyümüş, irisi neredeyse simsiyah olmuştu. Arabanın içindeki feromon yoğunluğu o kadar artmıştı ki, camlar buğulanmaya başlamıştı. Delta feromonları, kontrolsüzce yayılıyor, alanı domine ediyordu. Bu, bir davet değil, bir işgaldi. Aden, bu baskınlığın altında ezilerek başını öne eğdi, boynunu –en savunmasız yerini– içgüdüsel olarak açığa çıkardı.
​"Bana..." Karan'ın sesi hırıltılıydı, insanlıktan çıkmış gibiydi. "Bana dokunma."
​Aden, çuvalın altından boğuk bir sesle, "Ben... istemedim," diyebildi. Sesi titriyordu ama içinde garip bir meydan okuma da vardı. "Beni bağlayan sensin."
​Karan, bu cüret karşısında şaşırdı. Bir Omega, bir Delta'nın bu kadar yoğun baskısı altındayken konuşamazdı bile. Genellikle bayılır ya da itaatle inlerlerdi. Ama bu çocuk... Bu çocukta direnç vardı. Ve bu direnç, Karan'ı daha da delirtiyordu. Onu kırmak, iradesini bükmek istiyordu ama aynı zamanda ayaklarına kapanıp tapınmak da istiyordu. Bu çelişki, zihnini parçalıyordu.
​Yekta'yı düşündü. Onun sakin yüzünü, yumuşak sesini. 'Benim eşim o,' dedi içinden, bir mantra gibi tekrarlayarak. 'Ben ona aidim. Bu hissettiğim şey sadece biyolojik bir hata. Bir sapma. Düzelteceğim.'
​Elini cebine atıp telefonunu çıkardı. Ekrandaki ışık yüzünü aydınlattı. Yekta'dan bir mesaj vardı: "Geç kaldın. Seni bekliyorum."
​Bu mesaj, onu gerçekliğe döndüren bir çıpa olmalıydı. Ama ekrana bakarken bile, burnu hala yanındaki o "yanık şeker" kokusunu arıyordu. Karan, telefonu sertçe kapatıp yan koltuğa fırlattı.
​"Kafandakini çıkarmayacaksın," dedi Karan, sesi artık daha kontrollü ama bir o kadar da acımasızdı. "Ve malikaneye girdiğimizde, tek bir ses çıkarırsan... o sesini sonsuza dek keserim."
​Aden cevap vermedi. Sadece başını hafifçe salladı. Ama arabanın içindeki hava değişmişti. Artık sadece korku yoktu. İkisi de biliyordu; aralarında, kelimelerin ve inkarın örtemeyeceği, karanlık ve kandan örülü bir bağ filizlenmişti. Ve bu bağ, sadece onları değil, dokunduğu herkesi yakacaktı.
​Araba yavaşladı. Çakıl taşlarının tekerleklerin altında ezilme sesi duyuldu. Demir kapıların ağır gıcırtısı yankılandı.
​Karan'ın kalesi. Yekta'nın evi. Ve şimdi, bu davetsiz misafirin hapishanesi.
​Araba durduğunda, şoför kapıyı açmak için hamle yaptı ama Karan ondan önce davrandı. Kapıyı açıp kendini dışarıdaki soğuk yağmura attı. Yağmur damlaları yüzüne çarparken derin bir nefes aldı, ciğerlerindeki o "menekşe" kokusunu temizlemeye çalıştı. Ama nafileydi. Koku, tenine işlemişti.
​Arkasını döndü, şoförüne ve korumalarına baktı. Aden'i arabadan indiriyorlardı. Çocuk yağmurun altında sırılsıklam olmuştu, titriyordu.
​"Onu zindana götürmeyin," dedi Karan aniden. Kendi sesine kendi de şaşırdı.
​Koruma başını kaldırdı. "Efendim?"
​Karan, dişlerini sıktı. Neden onu koruyordu? Neden o rutubetli, fareli hücrelere atılmasına gönlü razı olmamıştı?
​"Sera," dedi kısa bir tereddütten sonra. "Kuzey kanadındaki eski cam sera. Oraya kapatın. Kapısına da iki nöbetçi dikin. Kimse..." Gözleri Aden'in titreyen bedenine kaydı. "Yekta bile yanına yaklaşmayacak. Emrimi tekrarlatmıyorum."
​"Emredersiniz Alfa."
​Adamlar Aden'i sürükleyerek götürürken, Karan olduğu yerde kaldı. Yağmur, siyah paltosundan süzülürken, o, malikanenin aydınlık pencerelerine, Yekta'nın onu beklediği yere baktı.
​Eve bir savaş ganimeti getirmemişti.
Eve, kendi kıyametini getirmişti.

Kırık Akisler Senfonisi (Omegaverse)Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin