1

5.6K 292 13
                                        


​Gökyüzü, sanki tanrılar Velovis şehrinin üzerine kirli bir kefen örtmüş gibiydi. Kurşun rengi bulutların arasından sızan iki soluk ayın ışığı, şehrin obsidiyen taşlarından örülü kulelerine çarpıyor, sokaklarda biriken yağmur sularında kırık dökük yansımalar yaratıyordu. Burası, gücün tek kanun, feromonların ise en kesin hüküm olduğu bir dünyaydı. Ve bu dünyanın zirvesinde, gölgelerin bile itaat ettiği bir adam duruyordu: Karan.
​Bir Delta.
​Nadir bulunan, Alfalardan bile daha baskın, öfkesi bir fırtınayı andıran, sakinliği ise ölüm sessizliği kadar ürkütücü olan o tür.
​Karan, henüz ele geçirdikleri Semender Klanı’nın ana karargahının –eski bir dökümhanenin– demir balkonunda duruyordu. Üzerindeki siyah, uzun deri palto yağmurdan sırılsıklam olmuştu ama o, soğuğu hissetmiyordu. Derisinin altındaki kan, normal bir insandan çok daha sıcak, çok daha hızlı akıyordu.
​Zihninin bir köşesinde, şehrin diğer ucundaki malikanesinde onu bekleyen Yekta vardı. Yekta... Onun sakin limanı. Bir Beta olmasına rağmen, Karan’ın fırtınalarını dindirebilen tek varlık. Yıllar önce, Karan henüz gücünü kontrol edemeyen genç bir veliahtken, Yekta onu ölümün kıyısından almıştı. O günden beri Karan, ruhunun Yekta’ya mühürlü olduğuna inanıyordu. Biyolojik bir mühür değildi bu; seçilmiş, iradi bir sadakatti. Ve Karan için irade, içgüdüden daha kutsaldı. Öyle sanıyordu.
​"Efendim," dedi arkasından gelen boğuk bir ses. Sağ kolu olan Alpha, başını hafifçe eğmişti. "İçerisi temizlendi. Ancak... bodrum katında bir şey bulduk. Ya da birini demeliyim."
​Karan, elindeki puroyu demir korkuluklarda söndürdü. Kül, aşağıda biriken kanlı su birikintisine düştü. "Semender'in piçlerinden biri mi?" diye sordu, sesi zımpara kağıdı gibi pürüzlü ve sertti.
​"Hayır," dedi adam, tereddütle. "Bir tutsak. Muhtemelen savaş ganimeti olarak tutuluyordu. Ama... durumu biraz farklı. Görmeniz gerek."
​Karan, omuzlarını dikleştirip arkasını döndü. Çizmelerinin metal topukları, dökümhanenin paslı ızgaralarında tok sesler çıkararak yankılandı. İçeri girdiğinde, hava ağır metal, yanık barut ve korkunun o ekşimsi kokusuyla doluydu. Adamları, geniş bir daire oluşturmuş, ortadaki bir karaltıya bakıyorlardı.
​Karan kalabalığı yardı. Delta feromonlarını –ağır, odunsu ve boğucu bir duman gibi– serbest bırakmamasına rağmen, askerler onun varlığını hissedip titreyerek geri çekildiler.
​Ve Karan, onu gördü.
​Soğuk, beton zeminin üzerinde dizleri üzerine çökmüş, elleri arkadan kalın zincirlerle bağlanmış bir figür vardı. Üzerindeki beyaz gömlek yırtılmış, yer yer kurumuş kan lekeleriyle kirlenmişti. Saçları, kömür karası ve dağınıktı; alnına yapışan ıslak tutamlar yüzünü gizliyordu.
​"Kaldır başını," dedi Karan. Sesi bir emir değil, mutlak bir yasaydı.
​Yerdeki çocuk hareket etmedi. Sadece omuzları, düzensiz nefes alışverişleriyle sarsılıyordu. Bu itaatsizlik, odadaki havayı buz gibi kesti. Bir Delta'ya, hele ki Karan gibi birine direnmek, intiharın en acılı biçimiydi.
​Karan, yavaş ve temkinli adımlarla ona yaklaştı. İçinde anlamsız bir huzursuzluk peydahlanmıştı. Sanki göğüs kafesinin içinde bir kuş kanat çırpmaya başlamış gibi, kalbi ritmini bozmuştu. Bu hissi tanımıyordu. Yekta’nın yanındayken hissettiği o dingin güven değildi bu; bu, daha çok bir uçurumun kenarında durmak gibiydi.
​Eğildi, deri eldivenli parmaklarıyla gencin çenesini sertçe kavradı ve başını yukarı kaldırdı.
​Zaman, o an, o saniye, o salise... kırılıp parçalandı.
​Karan, bal rengi, içinde altın hareler barındıran bir çift gözle karşılaştı. Gözlerde korku vardı, evet. Ama o korkunun altında, ezilmeyi reddeden, elmas kadar sert bir öfke parlıyordu. Çocuğun dudağının kenarı patlamıştı ve sızan ince kan, soluk teninde bir yakut gibi parlıyordu.
​Adı Aden'di. Bunu henüz bilmiyordu ama ismi zihnine fısıldanmış gibiydi.
​Ve sonra koku geldi.
​O ana kadar dökümhanenin pas ve kan kokusu baskındı. Ama Karan onun tenine dokunduğu an, burnuna dolan koku, dünyadaki tüm diğer kokuları silip süpürdü.
​Yağmur sonrası ıslak menekşe ve yanık şekerin o baş döndürücü tezatlığı.
​O kadar yoğun, o kadar saf ve o kadar tanıdıktı ki, Karan’ın beyninin ilkel lobu, milyonlarca yıllık evrimin çığlığını attı. Delta'nın içindeki o uyuyan canavar, zincirlerini zorlayarak kükredi. Göz bebekleri aniden dikey bir hal aldı, irisi koyulaştı.
​Bu koku, Yekta’nın o steril, sabunsu kokusuna benzemiyordu. Bu koku, Karan’ın ciğerlerine doluyor, kanına karışıyor ve ona tek bir emri haykırıyordu: BENİM.
​Aden, çenesini tutan bu devasa, tehlikeli adamın gözlerindeki değişimi fark ettiğinde nefesini tuttu. Karşısındaki adamın sadece bir mafya lideri olmadığını, bir Delta olduğunu anlamıştı. Ama hissettiği şey korkudan öteydi. Bedenindeki her bir hücre, bu yabancıya doğru çekiliyordu. Sanki yıllardır su altında nefesini tutuyormuş da, şimdi ilk kez yüzeye çıkıp nefes alıyormuş gibi.
​Karan, eldivenli elini hızla çekti, sanki ateşe dokunmuş gibi geri sendeledi. Nefesi hızlanmıştı. Başını iki yana salladı. Bu imkansızdı. O, ruh eşini yıllar önce bulmuştu. O, Yekta’ya aitti. Bu hissettiği vahşi çekim, bu midesine giren kramplar, bu sahip olma arzusu... Bu bir hastalık olmalıydı. Semender Klanı'nın bir tuzağı. Bir tür nörotoksin.
​"Efendim?" dedi sağ kolu, Karan'ın bu garip sendelemesini şaşkınlıkla izleyerek. "Ne yapalım? İnfaz mı edelim, yoksa köle pazarına mı gönderelim?"
​Karan, gözlerini Aden'den ayıramıyordu. Aden ise titreyen dudaklarıyla ona bakıyor, sanki o da aynı görünmez iple boğuluyormuş gibi göğsü inip kalkıyordu. Eğer onu öldürtürse, içindeki bu yangının söneceğini düşündü. Eğer onu gönderirse, bu anlamsız büyü bozulacaktı.
​Ama Delta tarafı, o mantıklı tarafını boğazlamıştı bile. Onu başkasına veremezdi. Başka bir Alfa'nın ona dokunma fikri bile Karan'ın tırnaklarını avuçlarına geçirmesine, derisini kanatmasına neden oluyordu. Onu öldüremezdi de; çünkü bu, kendi kalbini söküp atmakla eşdeğerdi.
​Karan, dişlerini sıkarak arkasını döndü. Sesi, bir gök gürültüsü kadar derin ve tehditkardı.
​"Ona dokunanın..." dedi, odadaki herkesi donduran bir bakış atarak. "Elinin derisini canlı canlı yüzerim."
​Sonra tekrar Aden'e baktı. Gözlerinde nefret ve arzu iç içe geçmişti.
​"Benim arabama getirin," dedi. "Kafasına çuval geçirin. Kokusu..." Yutkundu, boğazı kurumuştu. "Kokusu midemi bulandırıyor."
​Bu koca bir yalandı. Ve bu yalan, Karan'ın kendi felaketinin ilk cümlesiydi.

Kırık Akisler Senfonisi (Omegaverse)Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin