40. BÖLÜM: "ATEŞE ATILMIŞ BEBEK."

16.7K 876 116
                                        


Duydum ki doyulmamış, doyamamışız... Genel bir açıklama not düşmek gerekirse şu anda final kitabımız editörde, ben bayram öncesi teslim etmiştim. Kitap kapağımız, ayracımız, posterimiz... Her şeyimiz hazır. Instagramdan takip ederseniz çıkacağı zamanı duyuruyor olacağız: burcinsaridogan

Keyifle okumalar 🤍

40. BÖLÜM: ''ATEŞE ATILMIŞ BEBEK.''

Evgeny Grinko, Where Art Thou

Yazardan...

Ormanın derinliklerinde, çalılıkların arasında sessizce ilerleyen Yüzbaşı Vural, adımlarını dikkatle atıyordu. Hava puslu ve ağırdı; soğuğun kokusu burnunu sarıyordu. Etrafındaki ağaçların üzerindeki kar taneleri kıvrılmaya başlayan dallarla gökyüzünü örtüyor, ay ışığını sadece belli belirsiz bir şekilde süzebiliyordu. Üzerinde askeri üniforması vardı; ancak bu durum, gerçek bir operasyonun havasından çok, geçmişteki bir hatıranın izlerinden gidiyormuş gibi hissettiriyordu.

Bir kadın ağlıyordu.

O kadar içli ağlıyordu ki, Yüzbaşı Vural duraksadı. ''Kim var orada?''

Toprak donmuştu ve altındaki sert zemin kırılgan bir ses çıkarıyordu. Soğuk, vücudunun derinliklerine işliyor, ama yürümeye devam ediyordu. İçinde onu buraya çeken bir his vardı. Göğsüne yerleşen düğmeler buz gibi olmuştu, eldivensiz elleri ise uyuşmaya başlamıştı. Etrafındaki çam ağaçlarının dalları bembeyaz karlarla örtülüydü, ancak rüzgâr bu beyaz örtüyü yer yer savuruyordu.

İleride bir açıklık belirdi; burası eski, unutulmuş bir mezarlıktı. Yosun tutmuş mezar taşlarının üstünde ince bir kar tabakası birikmişti. Mezar taşlarının arasında süzülen rüzgâr, kadının acı dolu iniltisini çok kısa bir an bastırdı. Beyazlar içinde bir kadın, mezar taşlarının arasında tek başına duruyordu. Üzerindeki ince elbise, buraya ait olmayan bir zamandan kalma gibiydi. Soğuk ona hiç dokunmuyormuş gibi görünüyordu; sanki o da bu dünyanın bir parçası değildi. Uzun siyah renk saçları, karanlığın içinde belirsiz bir şekilde dalgalanıyordu.

Vural'ın kalp atışları hızlandı. Ağır adımlarla ona doğru ilerledi. ''Sen kimsin? '' diye sordu, sesi soğuğun içinde kaybolurken. ''Neden ağlıyorsun?''

Kadın yavaşça başını çevirdi. O anda Vural'ın içini tarifsiz bir ürperti sardı. Bu yüz... Nare'nin annesine aitti. Gerçek annesine... Rüzgâr bir kez daha esti ve mezar taşlarının arasındaki uğultu bir fısıltıya dönüşüverdi. Kadının dudakları hafifçe kıpırdadı, ama sesi duyulmadı.

Vural bir adım daha attığında, her şey bir anda sustu. ''Kızımı aldılar benden,'' dedi kadın. ''Kaç zamandan beri sana sesleniyordum, beni neden yeni duydun? Kaç zamandır seni bekliyorum. Sen kızımı bana getirecek olansın. O'sun.''

Vural güçlükle yutkundu. ''Nare'ye ne oldu?'' Genç adam titrek bir nefes verdi. ''Mezardaki...'' Yazan isme korkuyla baktı. Annesinin adı yazıyordu. Asena... ''Kızımı aldılar benden. Yalvarırım sana, bul beni. Ben bu mezardayım.'' Elindeki bez bebeği Vural'a uzattı. ''Bu da kızımın bebeği. Kendim yaptım. Ellerimle. Kızımı bana getir.''

Vural, kadının titreyen ellerinden uzattığı oyuncağa dikkatle baktı. Eski, yıpranmış bir bez bebekti. Solgun kumaşı zamanın acımasızlığını taşıyordu. Küçük gözleri siyah iplikten dikilmişti; biri hafifçe sökülmüş, yana kaymıştı ve sanki üzgün bir ifadeyle bakıyordu. Kırmızı elbisesi solmuş, etek uçları yırtılmıştı. Kolları ve bacakları incecikti, narin parmakların sıkıca kavrayacağı şekilde dikilmişti.

VURGUNBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin