BÖLÜM 2: Gölgelerin Dansı

85 1 2
                                        

Cumartesi gecesi, İstanbul'un üzerine bir örtü gibi inmişti. Gökyüzü, bulutların ağırlığıyla kararmış, yıldızlar görünmez olmuştu. Boğaz'ın suları, şehrin ışıklarını yansıtarak dalgalanıyor, her bir titreşimle geceye bir ritim katıyordu. Hava, martın serinliğini taşısa da, sokaklarda bir telaş vardı; hafta sonunun getirdiği o tanıdık enerji, insanları barlara, kulüplere ve gizli köşelere sürüklüyordu. Beyoğlu'nun dar sokaklarında kahkahalar yükseliyor, Taksim'in meydanında ise neon ışıklar göz kırpıyordu. Ama Ela, bu gece o kalabalıkların arasında değildi. Onun yolu, şehrin daha karanlık, daha sessiz bir köşesine uzanıyordu.

Kaan Demirci'nin daveti, Ela'nın zihninde iki gündür dönüp duruyordu. Kartvizit, çantasının iç cebinde hâlâ duruyordu; altın harfler, her dokunduğunda parmaklarında bir iz bırakır gibiydi. Adamın verdiği süre dolmuştu ve Ela, kararını vermişti. Reddetmek, onun için bir seçenek değildi—en azından henüz değil. Merakı, kibri ve o tuhaf meydan okuma hissi, onu bu oyunun içine çekmişti. Kaan Demirci'nin dünyasına adım atmak, bir kaplanın inine girmek gibiydi; ama Ela, korkuyu çoktan bir kenara bırakmıştı. O, av değil, avcıydı.

Akşamüstü, Kaan'ın adamlarından biri telefonla aramıştı. Ses, barın önündeki iri yapılı adamınkiyle aynıydı—kalın, emreder bir ton. "Saat dokuzda, Galata'da bir konakta buluşacaksınız," demişti. Adresi vermiş, sonra tek kelime etmeden telefonu kapatmıştı. Ela, aynanın karşısında hazırlanırken, bu kısa konuşmayı zihninde tekrar etti. Galata. Şehrin en eski, en gizemli köşelerinden biri. Dar sokakları, taş binaları ve tarih kokan havasıyla, sırların yuvasıydı. Kaan gibi bir adam için mükemmel bir sahne.

O gece, Ela'nın üzerinde koyu bordo bir elbise vardı. Kadife kumaş, bedenini sıkıca sarmış, omuzlarını açıkta bırakmıştı. Elbisenin eteği, dizlerinin hemen üstünde bitiyor, ama her adımında bacaklarının zarif hatlarını belli belirsiz ortaya çıkarıyordu. Saçlarını gevşek bir topuz yapmış, birkaç tutam serbest bırakmıştı; rüzgârda usulca dalgalansınlar diye. Boynuna ince bir gümüş kolye takmıştı—tek süsü buydu. Ela, gösterişten hoşlanmazdı; onun güzelliği, sadeliğinde ve duruşundaydı. Aynaya son bir kez baktı, dudaklarına koyu kırmızı bir ruj sürdü. Gözleri, aynadaki yansımasında parladı; zeytin karası, derin ve kararlı.

Saat sekizi vurduğunda, evinden çıktı. Karaköy'deki küçük dairesi, denize yakın bir sokakta, eski bir apartmanın en üst katındaydı. Merdivenlerden inerken, topuklarının sesi taş duvarlarda yankılandı. Apartmanın girişinde, sokaktan gelen serin hava yüzüne çarptı. Çantasını omzuna astı, adımlarını sokağa attı. Galata'ya yürüyerek gitmeyi tercih etmişti; taksi, onun kontrol hissini elinden alırdı. Yürürken, şehrin sesleri ona eşlik etti: uzaktan gelen bir araba kornası, martıların geceye karışan çığlıkları, bir sokakta çalan udun melankolik tınısı.

Galata'ya vardığında, sokaklar daha sessizdi. Burası, Beyoğlu'nun gürültüsünden uzak, kendi ritmini yaşayan bir bölgeydi. Taş binaların arasında, rüzgâr usulca ıslık çalıyordu. Ela, adamın verdiği adresi bulmak için gözlerini sokak tabelalarına dikti. Sonunda, dar bir sokağın köşesinde, yüksek taş duvarlarla çevrili bir konak gördü. Kapısı siyah demirdendi, üzerinde hiçbir isim ya da numara yoktu—juste bir aslan başı motifi, kapının ortasında soğuk bir ifadeyle duruyordu. Ela, bir an duraksadı. Bu konak, sıradan bir yer değildi; bir güç gösterisiydi.

Kapıya yaklaştığında, demir halkayı vurmadı bile. Kapı, sanki onu bekliyormuş gibi, kendiliğinden açıldı. Karşısında, barın önündeki iri yapılı adam duruyordu. Siyah takım elbisesi, sokak lambasının ışığında parlıyordu; kollarındaki yılan dövmesi, ceketin altından hafifçe görünüyordu. Adam, Ela'yı süzdü, ama gözlerinde ne hayranlık ne de küçümseme vardı—sadece soğuk bir dikkat.

Maskenin ArdındaWhere stories live. Discover now