︵‿︵‿︵༺✭༻︵‿︵‿︵
Akın'ı bulmam için tek bir hamle yeterliydi ve o hamle, beni daha önce hiç adım atmadığım karanlık bir yola sürükleyecekti: Baba Soysal ile yüzleşmek...
Geçirdiğim en sakin günlerden birinin gecesindeydim. Sabahında gözlerimi açtığım gibi olaylar türemiş, akşamına doğru gerginlik bulutları dağılmıştı ancak benim içimde fırtınalar kopuyor ve yağmurunu yağdırmak için yarını bekliyordu. Geç kalmamış olmayı umuyordum. Aylardır gerçek şifreyi bulmak için uğraşmıştık, şifreyi bulduktan sonra ise bir gün daha kaybımız olmuştu ve buna rağmen Baba Soysal pes etmişse çok üzülecektim. "Umarım dosyanın miladı dolmamıştır Baba Soysal..." Yanaklarımı şişirip kaşlarımı çattım. Gökyüzünde rastladığım tek tük olan yıldızlar bile beni sakinleştiremiyordu.
"Seren." Dinçer yanıma geldi, elinde iki bardak vardı. "Ballı süt içer misin?"
Elindeki bardağa bakıp başımı salladım. Bardaklarımızı masanın üzerine bırakıp sürgülü cam kapıyı kapattı ve bardakları yeniden alıp bana kendiminkini uzattı. Sessizce bardağımı alırken pencerenin ardından karanlık gökyüzünü izlemeye devam ettim.
"Burayı sevdin mi?"
"İlaç ararken kriz geçirdiğim ve beni başarılı bir şekilde sakinleştirdiğin oda olarak aklımda kalmaya devam edecek olmasına rağmen evet, sevdim." Yanımdaki mindere oturdu, o da başını yukarı kaldırdı.
"Zor günlerdi."
Küçük bir şekilde tebessüm ettim. "Öyleydi." Rüzgar hafifçe esiyorken Dinçer'e bakışlarımı çevirdim. Duş almıştı, saçları nemli görünüyorken gözleri eşdeğer olarak parlıyordu. Sırtına baktım ve kısa bir süre onu izledikten sonra yeniden önüme dönüp yüzümü havaya kaldırarak göklere baktım. İçimde bir şeyler kıpırdamıştı. "Aydınlığı bulmak için göklere baktığında... Gölgen sana ne fayda?" dedim kontrollü bir şekilde nefes vererek.
Dinçer cevap vermeyince gözlerimi yıldızlardan ayırıp ona yeniden döndüm. Kaşları çatılmıştı ve gözlerini yıldızlardan ayırmadan öylece gökyüzünü seyrediyordu. Bir cevap vermesi gerektiğini hatırladı, sonrasında "Güzel söz." dedi başarısız olan bir tebessümle.
İçinde bir şeyler kopmuştu.
"Güzel söz." dedim bende onu onaylayarak. "Acaba şair ne anlatmak istemiş olabilir?"
"Şair..." Gözlerini birkaç saniye ard arda kırparak burnunu çekti. "Şair sana aydınlığa ulaşmak istiyorsan gölgen buna asla yardımcı olamayacak diyor muhtemelen." Ballı sütten bir yudum alıp başımı salladım. Neden bilmem, birkaç saniye bekledi. "Çünkü gölgeler, karanlığın yüküdür." Gözlerini kısıp, cümlesine ağırlık veriyorken sesine hafif bir tını kondurmuştu. "Gölgeler sebeptir, gölgeler nefrettir. Gölgeler seni karanlıkta büyütür, sen fark etmeden seni sarar ve içine çeker. Gölgeler sen farkında olmadan seni şekillendirir, seni senden alarak içindeki korkuları, zaafları ve karanlık düşünceleri büyütür. Sana gösterdiği yüz ise hep yanıltıcıdır. Gölgeler, sen onlara teslim olduktan sonra sen onları yenecek ışığı bulana kadar yolları hep kapalıdır. "
Kendine hakaret ediyormuş gibi hissetmiş olduğunu düşündüm çünkü gözlerinde kabul edemediği bir acı, bir yük vardı; sanki içinde bir şeyler kırılıyordu ama bunu bana asla belli etmeyecekmiş gibi yutkunup susmuştu. Ne kadar dikkat etse de gözlerinden o eski acıyı, yılların izlerini silememişti. Ama onda bir şeyler vardı, bir şeyin adı yoktu, bir şey onda hep eksikti. Sessizce elimi omzuna koyduğumda o an kendine geldi.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
SİBİRYA EKSPRESİ
Action🚂 Bir hata, neye mâl olabilir? ...
