20 - "Koza"

39.3K 2K 264
                                    


Bu kadar uzun bir aradan sonra bu kadar kısa bir bölümü hak etmediğinizi biliyorum ama geçiş bölümü olduğundan dolayı kurgu ancak bu kadarlık bir bölümü ortaya çıkardı. Gecikme için de cok özür dilerim hepinizden gerçekten elimde olan bir şey değildi arkadaşlar. Bilgisayarım da arızalı bu yuzden çok zorlanıyorum bölüm yazarken, mazur görün beni o yuzden.

Bölüm şarkısı Skylar Grey - Love The Way You Lie. Keyifli okumalar :*


"Keşke gerçekten bir meleğe dokunmak nasıl bir şey hissedebilseydim."

"Bana sadece dokunuşunu görebileceğim zamanlarda dokun Safir, anlaştık mı?"

"Patch'e tahmin ettiğinden daha çok benziyorum Melek."

Çığlıklar.

Küçüklüğümden, Ayaz'la olan o geceden beri akrebin yelkovanı, takvim yapraklarının birbirini kovaladığı gibi, akan yıllarla beraber beni kovalayan çığlıklarla yaşıyordum senelerdir. Aciz kulaklarım, acı geçmişime karışmış çığlıklarla gün be gün sağır olurken annem tarafından defalarca kılıçtan geçirilmiş kalbim, ölümünü bekleyen bir hasta gibi yavaş yavaş düşürüyordu hayata tutunma ritmini.

Her şeye ilaç olan zaman beni öldürüyordu. Ağır ve derinden, sessiz usulca. Kanıma yavaş yavaş karışıyor ve tüm fonksiyonlarımı ele geçiriyordu. Ölüyordum, ölmüştüm. Ruhumun ağırlığı tartıdan silinirken geriye sadece oradan oraya savrulan bedenim kalmıştı.

Dakikalardır geçmiş zaman kokan cümleler beynimin tozlu sayfalarından kopup gözlerime dolarken, şimdiye kadar düşündüğüm, yaşadığım, hissettiğim her bir his kırıntısının yalan olduğunu fark ediyordum. Ruhum ölü değildi, makinelere bağlı yaşatılan bir hastaydı benim ruhum. Bedenimin öldürmeye kıyamadığı, yoğun bakımın camından senelerdir izlediği aciz bir hastaydı. Beyni ölmüş ama kalbi hala savaşa devam eden bir hastaydım ben.

Ayaz'ın gerçekleri, yaşam ünitemi elektriğe bağlayan kabloyu kesmişti.

Ancak bir babanın hayaleti olarak tanımlayabileceğim bir insan müsveddesinin sözcüklerinin benim için hiçbir değeri yoktu. Vefa Haznedar'ın attığı oklar kalbimin yakınından bile geçmemişti. Çünkü biliyordum, sol yanım, ince bir sızı halinde bunun hayal olamayacak kadar güzel olduğunu hep biliyordu. Beni üzen sevdiğim adamla aynı soyadı taşıyan insan müsveddesinin gereksiz sözcükleri değildi.

Beni yıkan, yumuşak bir kristalden ellerimle oyduğum kalbi tek bir darbede paramparça eden bu sırdı. Fırtına gözlü serserim sakarlığını konuşturmuş, ona verdiğim kalbi koca bir sırra çarpıp kırmıştı. Ona olan güvenim de ikisinin arasına sıkışıp parçalanmıştı istemsizce.

Enkaz'a dönmüş kalbim, onun benden bunu sakladığına hala inanmak istemezken ölü beynim, uzun süreden sonra ilk defa alaylı kahkahalarından patlatıyordu bana. Bu muydu benim ruhumu emanet ettiğim adam? Beni, hayatının merkezine bir göktaşı gibi çakılan gerçeği anlatmaya değer bile bulmayan bir adama mı vermiştim ruhumun yarısını? Nasıl inanacaktı kalbim artık onun sevgisine?

Onun karşısında aciz, küçük bir kız çocuğu olduğumu göremeyen, her seferinde daha körü körüne aşık olduğum adamın aşkı bile yalandı artık. Dudaklarıma dokunan dudakları yalandı, bedenimde gezinen elleri. Tüllere sardığım mahremimizde, zevkten adımı sayıkladığı saniyeler yalandı, ama en büyük darbeyi ruhuma sarılan ruhu vurmuştu.

Her tınısında titrediğim kelimeler yalandı. Tüm o 'seni seviyorum' lar, 'Sen benimsin Safir'ler, 'Meleğim' ler... Onun her şeyi yalandı. Ruhu bile yalandı.

RuhsuzHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin