KARACA - 3

200 7 2
                                        

-        Saçların uzadığında nasıl görünecek acaba diye sordu elleriyle saçıma dokunurken.

-        Kıvırcık gibi oluyor biraz, dedim bana temasını şaşkınlıkla izlerken.

-        Demek öyle. Sabırsızlanıyorum görmek için.

-        Biraz geç uzar benim saçım. Yani görebileceğinizi sanmıyorum dedim.

Çok nadiren gördüğüm sıcak ifadesi değişti. Sert bir maske takıldı yüzüne. Ürperdim bu bakışlarla. Nerdeyse altı gündür Süleyman’ın evindeydim. Artık tamamen iyileşmiştim. Bu süreçte evden çıkarmamıştı beni. Kendi de gitmiyordu bir yere. Uyuyakaldığım zamanlarda alışveriş yapıyor geliyor onun dışındaki tüm zamanlarda yanımda kalıyordu. Süleyman’ı tanımasam yetim bir askerine merhamet ediyor diyecektim. Ama onu tanıyordum. O lakabıyla hepimizi titreten adamdı. Ona aşık olduğumu duyduğunda hayatımı karartan adamdı. Şimdi çok değişikti. Hastalık bahanesiyle gitmeme izin vermiyordu. Resmen beni burada tutuyordu. Askeriyeden izin aldığı için günlerdir başımda dikiliyordu. O varken diken üstündeydim. Her an bir şeyi yanlış yaparsam ne olacak diye tetikteydim. Ancak askeriyede yaptığımda azarını yediğim hiçbir şeye evdeyken kızmıyordu.

Masada oturmuş onun hazırladığı yemekleri yerken bunları düşünüyordum. Gitmekten her bahsettiğimde öfkeyle suratıma bakıyor hasta olduğumu söylüyordu. Her şey çok garipti. Ama ben yine de kendimi güvende hissediyordum. Üstelik içimde kocaman bir korku olmasına rağmen. Sanki her an beni öldürebilirdi ama biri beni öldürmeye kalksa beni sadece o korurmuş gibi geliyordu.  

-        Yemeğini ye dedi sertçe. Tabağı eşeleme.

-        Tamam.

Aramızda geçen kısa sohbetlerdendi yine. Rutine binmişti. “Yemek ye, ilaçlarını unutma, saçını kurut, uyu, su iç” her gün duyduğum kelimeler. Artık gitmem gerekiyordu buradan. Yemeği bitirdiğimde tatmin olmuş bir gülüşle bana baktı. Ne zaman sözünü dinlesem bu gülüşünü görüyordum. Kesik izi olan dudağı kıvrılıyordu. Her yemek sonrası olduğu gibi o bulaşıkları yıkarken ben kurulayıp yerine diziyordum. Sessizce işimizi yürütüyorduk. Ama kafam dolu olunca elimden tabağı düşürdüm. Tabak mutfağın ortasına sertçe düştü ve paramparça oldu. Kalbim ağzımda atmaya başlamıştı. Kesin çok kızacaktı. Günlerdir sakin duran Süleyman kesin ağzıma sıçacaktı. Korkuyla suratına bakıp “özür dilerim elimden kaydı” diye geveledim. Ama ne dediğimi ben bile anlamamıştım. Dökülen kırıkları toplamak için tam adım atıyordum ki “Dur” dedi korkunç sert bir tonda. Anında yerime yapıştım. O ise elini kuruladı. Yavaşça. Ben ecel terleri dökerken o nasıl böyle rahat olabiliyordu ki? İşi bitince bana döndü. Kırıkları umursamadan atım attı. Terliğiyle kırklara basarak yanıma geldi ve “ayağını keseceksin” dedi. Şoka uğramak tabirini sanırım tam anlamıyla şu an yaşıyordum. “Gel” dedi sonra ve beni kalçamdan tutarak kucağına aldı. Çarpılmış bir ifadeyle ona baktım. kurutma bezini ellerimle sıkarken suratına baktım. Resmen kucağındaydım. Süleyman Koza’nın, herkesin Azrail dediği adamın kucağında. Bacaklarımı beline doladı ve “kollarını boynuma sar” dedi. Dediğini hipnoz olmuş bir ifadeyle yaptım. Şimdi aşırı yakındık. Bacaklarımdan tutup kendine iyice bastırdı beni. Kalbim şimdi ağzımdan fırlayıp çıkacaktı.

Suratına dediğini yaptığımda bana ödül gibi sunduğu gülüşü yerleştirdi ve “aferin” dedi. İçim titriyordu adeta. Keskin erkeksi ama tatlı kokusu daha da yakınımdaydı şimdi. Buz gibi teni benim sıcak tenime inat ellerimin altındaydı. Beni kırıkların içinden çıkarıp masaya oturttu yavaşça. Bacaklarımın arasından çekilmedi ama. Yüksek bir masada oturmama rağmen yüzümüz anca birbirine eşitlenmişti. Kocaman bir adamdı. İstemsizce yutkundum. O bana bakarken aramıza yayılan ağır havayı kaldırmak için

-        Özür dilerim cidden dedim. Elini kaldırıp çeneme koydu ve nazikçe kaldırdı.

-        Sorun değil dedi. Suratıma bakarken baş parmağı çenemi okşuyordu. Gözleriyle suratımın her yerini geziyordu sanki. Kalp atışımı umarım duymuyordur. Odamıza geç ben toplarım burayı dedi. Odamız mı demişti o?

-        Ben toplardım aslında dememle çenemi tutan parmağını çekti ve sert bakışlarını bana dikti.

-        Tekrar etmekten nefret ediyorum Karaca.

Duyduğum ürpertici sesle kafa salladım. O benden uzaklaşırken ben de “odamıza” gittim. Galiba oluyordu. Galiba Süleyman da beni seviyordu. Kendimi yatağa atıp zar zor sakinleşmeye çalıştım. Biraz nefeslenip kendime geldiğimde dank etmişti kafama. Bu adam nişanlı değil miydi? Hayır böyle bırakmamalıydım kendimi. Yanlış bir şeyler vardı. Anormal bir durumdu bu. Anlık etkilenmeyle kafayı sıyırmıştım. Adam nişanlıydı ve beni burada böyle tutarak ne düşünüyordu bilmiyorum ama buna alet olmayacaktım. Gitmem gerekiyordu buradan.

KOZA Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin