KARACA - 2

194 8 1
                                        

 

Gözlerimi zar zor açabildiğimde bir an boşluğa düşer gibi oldum. Nerede ne yaptığımı hatta kim olduğumu bile unutmuş hissettim. Yattığım yerde bej renkli tavana bakıp gözlerimi ovuşturdum. Altımda rahatsız bir koltuğun olması gerekirken rahat bir yatakta olduğumu, bej tavandan sarkan lambayı görünce fark ettim. Otogarda değildim. En son bekleme alanındaydım. Ama şu an nerede olduğumu bile kestiremiyordum. Yavaşça doğruldum yerimden. Önümde aynalı büyük bir gardırop vardı. Çift kişilik bir yataktaydım. Aynada dağınık saçlarımı gördüm. Yüzümde de yorgun bir ifade vardı. Üzerimdeki yorganı çekerken kolum sızladı. Kazağımı çekip bakınca bir yara bandıyla kapatılmıştı. İçime korku ve endişe dolarken ne diyeceğimi şaşırdım. Yetimhanede anlatılıp durulan organ mafyaları mı kaçırdı acaba beni diye düşündüm. Korkuyla kalbimin atışı gittikçe hızlandı.

Yavaşça ayaklandım. Oturarak sorunlarımı çözemeyecek gibiydim. İçimden binlerce dua geçiriyordum. Güçlükle doğrulup ayaklandım. Çok fena hissediyordum kendimi. Terlemiştim ve bedenimdeki ağrılar kesilmemişti. Boğazım da kupkuruydu. Yavaş adımlarla kapıya ilerledim. Sessizce açıp koridoru gözledim. Ama uzun koridorda başka bir kapı vardı ona bakınca banyo olduğunu gördüm. Koridorun ucu ise salon gibi bir şeye çıkıyordu. Bir duvarı boydan boya camdan oluşan salon çok şık ve sadeydi. Fazladan tek bir eşya yoktu. Her şey gerekli ve kullanılan türdendi. Siyah koltuklar, orta sehpa, televizyon. Büyükçe bir cam ve camdan görünen orman ve dağ manzarası. Hala buradaydım demek ki. Soluma dönünce Amerikan mutfak ve mutfağı salondan ayıran yüksek masayı gördüm. Bar taburelerini andıran oturaklarla çevriliydi. Salonda hakim duran siyaha tezat beyazdı. Tüm bu detaylarla kendimi boşa oyalıyordum. Esas detay taburede sırtı dönük oturan adamdı.

Korkuyla bir nefes aldım. Adam hissetmiş gibi “uyandın mı” dedi. Ama ne yönünü döndü ne de elindeki tabletten kafasını kaldırdı. Ses Süleyman’ındı. Bunu fark edince gözlerim açıldı. Hastalık sanki beynimi tıkamıştı. Süleyman’ın evinde onun yatağında ne işim vardı benim? Sessizliğimden sonra bana döndü. Elindeki fincanı bırakıp ayaklandı. Sivildi. Eşofman ve tişört giyiyordu. Yapılı vücudunu saran bir tişört. İyice dibime girip elini alnıma koydu. Dokunuşu içimi ürpertti.

-        Ateşin biraz daha normal. Serum işe yaramış dedi. Sesim kesilmişti resmen. Elini çektiğinde bile konuşamadım. Bana bakıp elini çeneme attı. Sert ve kemikli eliyle yaptığı baskıyla ağzım açıldı. Acıtmıştı bu hareketi. Dilime bakıp

-        Dilin de burada sağlam da duruyor neden konuşmuyorsun o zaman dedi alaylı bir sesle. Sonra sıktığı çenemi pek de nazik olmayacak şekilde bıraktı. Elimi çeneme götürüp

-        Ne oldu neden buradayım diyebildim nihayet. Sesim çatallı boğazım kuruydu.

-        Otogarda bayılmışsın. Ben de seni alıp buraya getirdim. Doktor ilgilendi seninle. Ağır bir grip geçiriyormuşsun.

-        Sizin nereden haberiniz oldu ki?

-        Otogardaki görevlilerden tanıdığım var. Askeriyeden olduğunu anlayınca haber ettiler. Öyle oldu.

-        Anladım. Teşekkür ederim. Keşke zahmet etmeseydiniz dedim utançla. Süleyman’ın anlattıkları hiç aklıma yatmasa da evinde ağırlanıyor olmak teşekkürü gerektiriyordu. Saat kaç benim otobüsüm vardı ama dedim.

-        Bu halde gidemezsin. Ettiği tek cümleyle dondum.

-        Giderim kendimi kötü hissetmiyorum şu an dedim. Yalandı. Ağrılarım hala duruyordu. Şu an ayakta dikilmekle bile yoruluyordum. Ama Süleyman ile kalamazdım.

KOZA Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin