Artık gidiyordum. Çektiğim zulüm son buluyordu. Aşkıma da veda ediyordum. İçimin sızlaması normal miydi? Sanki biri göğsüme oturmuş gibi nefes alamıyordum. Kalbim sıkışıyordu. Hem bir an önce bu lanet yerden ayrılmak hem de sonsuza dek Süleyman’ın emrinde bir asker olmak istiyordum. O benden ölümüne tiksinse dahi. Nefret etse dahi. Resmen beni görmüyordu. Bakmıyordu. Yoktum sanki. Ölmüştüm sanki. Gidişim yaklaştıkça bunu daha da gözüme sokuyordu. Ama o yine aynıydı ki. O hep böyleydi. Sadece ben aşkın büyüsüne kapılmış aptal bir çocuktum. Süleyman eğitimlerde canımızı çıkarırken ya da yanlış yaptığımız için bağırıp hakaret ederken de aynı Süleyman’dı. Hala başkalarına kızıyor, vuruyor, kırıyor, rencide ediyordu. Bana da neler yapmıştı? Ama vazgeçememiştim ondan. Kopamıyordum.
Ama nişanlıydı. Acaba nişanlısına da böyle miydi? Sevgi dolu muydu? Süleyman herhangi birine sevgi dolu olabilir miydi? Sanırım kendimi kandırıyorum. Bana olan tavrını yumuşatmaya çalışıyorum. Tek bana değil herkese böyle diyerek kendimi avutuyordum. Belki de o kadını çok seviyor ona sarılıyor öpüyor saçlarını okşuyordu.
Yarın son günümdü bu kışlada. Altı aylık süre bana altmış yıl gibi gelmişti. Burası bana ocak olamamıştı. Hem Süleyman yüzünden hem de yetimhanede hissettiğim baskı ve zorbalığı burada da görmekten. Yine de birkaç iyi abim olmuştu. Isparta’ya döndüğümde arardım onları. Zaten döner dönmez başka bir yere taşınacak sıfırdan bir hayat kuracaktım. Maaşım birikmişti. Kendimi sıfırlayacaktım. Hayalini kurduğum gibi üniversiteye gidecektim. Hem belki bu sayede Süleyman da kalbimden çıkardı. Bugün nöbetçi oydu. Ve ben günlerdir beni dürten fikirlerimle boğuşuyordum. Ona veda etmek istiyordum. Bir kerecik bile olsa yüzüne dokunmak saçını koklamak istiyordum. Gerçekten ecelime susamıştım. Tek tek tüm parmaklarımı kırardı. Öldürürdü beni kesin. Ama içimdeki bu isteği durduramıyordum.
Şimdi gecenin bir vakti herkes yatağında mışıl mışıl yatarken ben büyük bir hasret içerisindeydim. Hiç dokunma şansımın olmadığı tek temasımızın bana attığı dayaklar olduğu adamın teni için kavruluyordum. Keşke bir şansım olsa. Belki yarın gideceğim diye bana kızmazdı. Böyle yapamıyordum. Kalktım ranzamdan. Süleyman bu saatte bir saat uyur sonra kalkar kışlayı dolaşır sonra tüm koğuşları gezer ve en son nöbetçileri teftiş ederdi. Zaten bu işi öyle titiz yapardı ki sabaha doğru biterdi. Şu an uyuyorsa en azından suratını görebilirdim.
Koridorda hafifçe öksürdüm. Umarım kimse uyanmazdı. Bir de bu vardı. Son birkaç gündür aşırı halsiz ve yorgundum. Arada ateşim çıkıyordu ve öksürükler hapşırıklar son bulmuyordu. Revirdekiler grip deyip geçse de bence gidişim beni ruhen çökertmişti. Süleyman’ın kapısına yaklaşınca nöbetçinin orada olmadığını gördüm. Tuvalete gitmiştir diye düşünerek aceleyle odaya girdim. Hızlı olsam da kapıyı çok yavaş bir şekilde kapattım. Oda resmen Süleyman kokuyordu. Masası ve koltukları boştu. Arkadaki dinlenme odasında olmalıydı kesin. Oraya doğru giderken terliğim ses çıkarmıştı. Hemen ayaklarımdan çıkardım. Soğuk betona çıplak ayağımla değince içim ürpermişti. Yine de duramadım. Yavaşça odaya süzüldüm, Süleyman askeri tişörtü ve askeri pantolonuyla uzanıyordu yatağında. Gözleri kapalı, ayakları çıplak, kaşları çatıktı. Evet uyurken bile. Üzerini örtünmemişti. Bir cesaret yanına yanaştım. Baş ucuna gelip dizlerimi yere bıraktım. Uyurken o korkunç, Azrail lakaplı komutan değildi sanki. Sadece huzursuzca uyuyan normal bir insandı. Kokusunu içime çektim. Elimi kaldırıp çattığı kaşına dokundum. Dokunuşumla sert ifadesi yumuşadı. Kıpırdansa da uyanmadı. Bir an korksam da sonra onun uykuya devam etmesi beni cesaretlendirdi. Elimi bu sefer saçına attım. Biraz okşadım. Kendisinin aksine saçları yumuşacıktı. Elimi çekip kokladım belki elime siner diye. Çok tatlı bir kokuydu. Yüzüne dokundum. Çenesinin sert kıvrımına parmağımla dokundum. Dudaklarına ve üzerindeki ize de değdirdim. Yanaklarına ve kapalı göz kapaklarına da. İçim huzur dolmuştu. İlk kez birine dokunuyordum. Adeta içim ürperiyor kalbim çıkarcasına atıyordu. Uyansa beni öldürürdü ama şu an o ölüme değer gibi hissediyordum. “Son kez dedim yavaş bir mırıltıyla ilk ve son kez sana dokunmak istedim. Biliyorum uyanırsan çeker vurursun beni ama ne yapayım seni sevmeyi bırakamadım. Ne olur uyanma da biraz daha seveyim seni Süleyman”. İçimi ona dökerken yüreğim ağzımda atıyordu sanki. Biraz daha izledim onu. Belki saniyeler sürdü ama bana bir ömür yetecek kadar iyi gelmişti. O ağır ağır nefes alırken dayanamadım ve dudaklarına dudaklarımı değdirdim. Buz gibiydi dudakları. Teni hep buz gibiydi. Ama dudağının bile böyle oluşu içimi ürpertti. İzin verseydi onu sımsıkı sarar ve hep ısıtırdım. Anlık hareketimi sonlandırıp “seni çok seviyorum Süleyman Koza lütfen unutma beni, ben seni hiç unutmayacağım güle güle aşkım” dedim. Gözlerim dolarken daha fazla kalamadım orada. Uyanıp üzerime çullanmasını ayrı bir korkuyla beklesem de ondan kopmanın zorluğu ciğerimi ayrı deşiyordu. Koridora çıktım ve nöbetçi hala yoktu. Süleyman görürse belasını sikerdi. Tek o mu benimkini de sikmişti. Nefesimi kesmişti. Kendimi kaybetmiştim onun aşkında. Yaşlarım yüzümü yıkarken çıplak ayaklarımla kendimi yatağıma attım. Terliklerimi alsam da giymemiştim. İçimden öyle bir ateş yükseliyordu ki soğuk beton bile etkilemiyordu beni. Resmen hayalini kurduğum vedayı yapabilmiştim.
Sabah büyük bir huzursuzluk ve vücut ağrısıyla uyandım. Hastalık bedenimi iyice ele geçirmişti. Hiç değilse geceden kalma bir tesellim vardı. Kalkıp tüm işlemleri hallettim. Eşyalarım topluydu zaten. Ayrılış için gerekli evrakları imzaladım. Kahvaltı için yemekhaneye abilerimin yanına gitsem de bir şey yiyemedim. Hem gidişimin hüznü hem de hastalıktan midemin bulanışı tüm iştahımı kaçırmıştı.
Elbette Süleyman yoktu. Nöbet sonrası evine gitmişti büyük ihtimalle. Ben de son kez veda edip çıktım kışladan. Umarım buraya hiç dönmezdim. Ama keşke Süleyman’ın yanında kalabilme şansım olsaydı. Serin havada montuma sarılıp dolmuşa bindim. Otogara gittim ve Isparta’ya en yakın saatteki bileti aldım. Ama bir beş saat beklemem gerekiyordu. Çarşıya geri dönmeye halim yoktu. O yüzden garın bir tarafında oturup dinlenecektim. Hem belki bulantım geçerdi.
Oturduğum yerde esnedim ve sıcaklıkla beraber iyice mayıştım. Ayak parmaklarıma kadar sızım sızım sızlıyordu bedenim. Belki de ruhumun da acısıydı. Bilmiyordum. ömrümce ilk kez tattığım duyguların karmaşası vardı içimde. Beynim düşüncelerimle zonklarken koltuğa kıvrıldım. Rahatsız koltuk şu an bana bir yataktan daha rahat geliyordu. Gözlerimi kapayıp kendimi huzursuz bir uykuya bıraktım.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
KOZA
Romance"Çok kaçtım senden Karaca. Sen yavru köpek gibi peşimde dolanırken çok uğraştım. Senden uzak durup hayatını karartmamak için. Seni bir kere tadarsam asla bırakamayacağımın bilincindeydim. Asla gitmene izin vermeyeceğimin. Ama durmadın. Ben senden ka...
