GÜNCE - 7

188 11 4
                                        


Günler aynı yavaşlıkta geçiyordu ama artık monoton değildi. Karaca varken sıradanlık silinmişti adeta. Avcının avıyla oynadığı gibi bir oyun oynuyorduk. Sürekli hizmetime koşturuyordum. Her işimi büyük bir özen ve dikkatle yapıyordu. Dikkatini verdiğinde çatılan kaşları bile çok tatlıydı. Postallarımı bile sildirmiştim. Gık demeden büyük bir şevkle yapıyordu. Ödül olarak ona kızmadan verdiğim cevaplar yetiyordu. Ben konuşmadıkça konuşmuyor ben sustukça da beni rahatsız eden her şeyden kaçınıyordu. Bu ilgiyi hak etmediğimi bilmem için filozof olmama gerek yoktu. Masum bir çocuğun sıcaklığı ve ilgisi benim gibi soğuk, antisosyal, ruhsuz bir adamın payına düşmemeliydi. Ama Karaca ısrarlıydı ve ben de ahlaktan anlamayan bencil bir adamdım. Ayrıca merhametli de değildim.

Bana sorduğu sorular da bile taşan hoşlantısı gün gibi ortadaydı. Ama kaçmıyordum. Karşılık vermiyordum elbette ama dur da demiyordum. Bana daha çok bağlanmasını ve biraz acı çekmesini istiyordum. Çünkü canı yandığında vereceği tepkiyi düşünmek bile bana en az bir orgazm kadar zevk veriyordu. Ayrıca geçen hafta nişanlanmıştım. Annemin görücü usulü tanıştırdığı Yasemin ile. Bunu duyduğunda dağıldığına eminim.

Yasemin güzel, akıllı, iyi huylu ve öğretmendi. Yani aşırı sıkıcıydı. Annemin isteği ve seanslar ilerledikçe yalnızlığı paylaşmamın beni iyileştireceği direktifleriyle birkaç kez gördüğüm biriyle yüzük takmıştım. Sülaleden birkaç büyük, annem ve öldüğü için artık tamamen yok olan babamın hayaleti güzel bir törenle işi bağlamıştık. Yasemin aşırı mutlu ben aşırı tepkisizdim. İki üç gün sonra kışlaya döndüğümde herkes tebriğe geliyordu.

Abdi ve eşi de nişana davetliydi tabi ki kışlaya bu mutlu haberi de o vermişti. Odama geçerken herkes yüzüğüme bakıyor kendi aralarında konuşuyorlardı. Büyük ihtimalle benim gibi boktan bir adamla evlenen kadına acıyorlardı. Telefonu alıp çay ocağından kahve istedim.

Ocağa yardım edenin Karaca olduğunun bilincinde yaptığım sipariş on dakika sonra geldi. Karaca, kızarık gözleri ve yorgun ifadesiyle içeri girdi.

-        Günaydın komutanım. Kahvenizi getirdim.

-        Getir.

Sessizce masama bırakıp uzaklaşacaktı ki araya girdim.

-        Tebrik etmeyecek misin beni dedim. Biraz oynamak istemiştim. Kafasını kaldırıp hüzünle baktı bana.

-        Özür dilerim komutanım bir an boş bulundum. Tebrik ederim. Allah bir yastıkta kocatsın.

-        Sağ ol Karaca dedim. İsmini ağzımdan duyunca her zamanki gibi minik minik kıpırdandı.

-        Sevgiliniz olduğunu bilmiyordum şaşırdım biraz.

-        Özel hayatımı yansıtmayı sevmem pek dedim umursamazca. Kahveden bir yudum aldım. Yine çok güzeldi. Kahveyi yere döktüm. Şaşkınca suratıma baktı.

-        Bok gibi yapmışsın. Git bana yenisini yap. Sonra da burayı sil dedim. Hem şaşırmış hem sulanmış yeşil gözleri beni mest ederken kırgınca

-        Emredersiniz komutanım dedi ve çıktı.

Müthiş bir hazla yeni bir kahve getirmesini, yeri silmesini izledim. Tanrım. Gerçekten günahkar biriydim ve lanet cehennemde bir yetime yaptıklarım yüzünden yanacaktım. Ama bu bile şu anki hazzımı gölgeleyemiyordu. Odadan çıktığında keyifle sırıttım.  

Sonraki günlerde de tavrım değişmedi. Karaca’yı adeta kıvrandırıyordum. Haftalar geçtikçe tavrımı daha net bir şekilde ortaya koyuyordum. Tüm askerler bile mimlendiğinin farkındaydı. Çünkü hem tüm ayak işlerimi ona yaptırıyordum hem de beğenmeyip bahaneler bulup hakaretler ediyor, cezalar veriyordum. Postama bile bu kadar iş vermiyordum doğrusu. Zayıflamaya başlamıştı mesela. Yaşadığı zorlantının en büyük belirtisi buydu. Yemek yemiyordu. Yemekhanede kimseye hissettirmeden onu izliyordum. Birine bu kadar etki edebilmek bana kendimi güçlü ve sağlam hissettiriyordu. Zamanında benden etkilendiğini bana aşık olduğunu söyleyen kadınların hiçbirinde bu kadar çok tepki görmüyordum. Karaca her şeyi doğal olarak içselleştiriyor ve duygusal tepkiler veriyordu. Aşık mıydı? Belki. Bu beni daha da güçlü kılardı. Celladını seviyordu. Yine de aç kaldığını bilmek beni rahatsız ediyordu. Yemek konusunda bir şey yapmalıydım.

Bugün atış poligonundaydık. Askerler heyecanla silahlarını ateşliyorlardı. Seviyordum silah eğitimlerini. Ama en ufak boşa giden mermi de askerleri haşlayıp enselerine vuruyordum. Biraz çalışmanın ardından Gökhan yanıma geldi.

-        Süleyman Koza, nişanlanmışın hiç haberimiz olmuyor dedi yalancı bir sitemle.

-        E haberin olmuş işte komutanım dedim sırıtarak.

-        Tebrik ederim umarım çok mutlu olursun dedi samimice. Sevmiyordu beni hayır aslında acıyordu bana çünkü sevgisiz ve soğuk bünyemin sebeplerini az çok tahmin ediyor, beni bu noktaya sürüklenmiş gibi görüyordu. Sanırım haklıydı. Bu yine de sempatimi kazanabileceği anlamına gelmiyordu.

-        Teşekkür ederim Gökhan. Umarım senin düğününü de görürüz.

-        Aman aman istemez, bekarlık sultanlıktır dedi gülerek. Ben de sırıttım. Sonra Gökhan’ın postası

-        Komutanım Koza komutanla siz de yarışsanıza? Biz çok merak ediyoruz kimin kazanacağını dedi. Benim postam böyle araya dalsa şu an çenesini eliyle taşırdı. Gökhan ise gülerek

-        Süleyman’ı üzmeyeyim şimdi dedi. Cinlerim tepeme çıkarken

-        Öyle mi dersin dedim.

-        Öyle. Uzunsun güçlüsün ama silah da seni geçerim dedi. Sırıtıp

-        Ne de güzel hayal dünyası dedim. Bölüğümdeki askerler bana bakıp “ooo” dediler.

-        Var mısın o zaman yarışalım diye sordu Gökhan.

-        Varım, dedim.

Bizim için sahayı hazırladılar. Ben de askeri üstü çıkarıp postama fırlattım. Sadece tişörtümle kaldığımda kollarımdaki birkaç kesik gözler önüne serilmişti. Dağdaki operasyonlardan kalma birkaç iz işte. Askerlerin bana ve izlere odaklandığını görsem de oralı olmadım. Gökhan da bana bakıp üzerini soydu. Yazı tura yaptık ve ilk Gökhan başladı. “İsabetli on atış” dedi. Kafamla onayladım. Tüm askerler bizden heyecanlılardı. Bir anda Abdi de ortaya çıkınca hayretle baktım “olay var dediler geldik” dedi ve tüm askerlerin gülmesine sebep oldu. Tüm askerlerin sevgisini ve saygısını kazanmıştı bu piç. “Sıçtın Gökhan” deyip işi iyice cıvıtınca “dur dikkatini dağıtma, hadi başla sen de” dedim. Gökhan sert ifademe rağmen bana gülümseyip atış yapmaya başladı. Tüm atışları hedef kağıdında dağınık isabet alırken yedinci atışı kağıdın oldukça dışına çıktı. Ben bu mesafeden bile az buçuk görebiliyordum. Kağıt yaklaştığında büyük bir sırıtmayla kağıdı çektim ve havaya kaldırdım. Sonra Abdi gelip baktı, Abdi ile göz göze gelince aynı anda kahkaha attık.

-        Oğlum bunun için mi bana meydan okudun dedim gülmelerimin arasından. Gökhan kaşını çatıp

-        Ne var lan? İdmansızım ondan. Hem daha seni görmedik dedi.

-        Hay hay efendim dedim keyifli bir sesle. Askerlerim bana ve ilk kez gördükleri keyifli suratıma bakarken uzaylı inceliyormuş gibi duruyorlardı. Bu biraz beni rahatsız etse de Karaca ile göz göze geldim. Yüzünde ufak bir gülümseme ve hayran bakışlarla beni takip ediyordu. Aptal çocuk diye geçirdim içimden.

Çok beklemeden atış alanına geldim. Hedef kağıdının tam merkezine sıralı bir şekilde on atış yaptım. Kağıdı Abdi alırken

-        İşte böyle Azrail olunuyor Gökhancım dedi dalga geçer bir sesle. Ben sırıtırken Gökhan bozulsa da keyfi kaçmadan

-        Valla ne diyelim tebrikler de cansız hedefi herkes vurur canlı hedefte de böyle mi ki dedi homurdanır gibi. Bir saniye düşünmeden silahımı kaldırdım ve ateşledim. Herkes şok olurken küçük bir çığlık yükseldi ve ağaçtan bir sincap düştü. Karaca kafasını ellerinin arasına almıştı. Çünkü tam onun tepesindeki ağacı hedef almıştım ve o tarafa döndüğümde onunla göz göze gelmiştim. Arkadaşları yanına giderken yeni yeni kendine geliyordu. Onu öldüreceğimi düşünmemiştir değil mi? Sırıtarak yerde gözünden vurulan sincaba sonra da Gökhan’a baktım. Şokla gözlerini kırpıştırıyordu.  

-        Tatmin oldun mu komutanım dedim.

-        Fazlasıyla oldum dedi kesik bir nefesle. Zaferin sarhoşluğuyla sırıttım.

KOZA Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin