GÜNCE - 2

262 12 1
                                        


-        Süleyman bey peki babanız öldüğünde neden cenazesine gitmediniz?

-        Çünkü gidesim gelmemişti.

-        Niçin? Kendinizi mi suçladınız? Çocukluğunuzdan beri yok olmasını istediğiniz kişi nihayet yok olmuştu. Bu size suçlu mu hissettirdi?

-        Hayır. Suçlu hissetmek istediğim için gitmedim. Ölümünün suçlusu olamadığım için.

-        Nasıl yani?

-        Yanisi şu, çocukluğumdan beri ölsün istemedim onu kendim öldürmek istedim. Ama üstümde kurduğu tahakküm öylesine güçlüydü ki ona asla zarar veremedim. Sonra sikik bir kalp kriziyle ölünce kendimi çok boktan hissettim. Bunu ona ben yapabilirdim. Bıçak koleksiyonumdaki her bir bıçakla dersini yüzebilirdim. Defalarca bunu hayal ettim biliyor musunuz? Ve çok keyifliydi. Ama ben mantığın sınırlarında dolaşan bir insanım. O yüzden asla bunu yapmadım. Mesleğimi kaybetmekten korktum, ondan korktum.

-        Onu öldüren siz olsaydınız gerçekten mutlu olacak mıydınız?

-        Mutluluk bir illüzyondur doktor. Ben hiç mutlu olmak istemedim ama sordun madem söyleyeyim tatmin olmuş olurdum. Küçüklüğümün, disipline edilmeye çalışıldığım, aç bırakıldığım, cezalandırıldığım o küçüklüğümün intikamını almış olurdum. Hem belki biraz uyuyabilirdim.

-        Uykunuz için verdiğim ilaçları kullanıyor musunuz ya da bahsettiğim meditasyonları yapıyor musunuz?

-        İlaç kullanmayacağımı söyledim en başında. Meditasyonlara da çok odaklanabildiğim söylenemez.

-        Elbette. Meditasyonları benle birlikte yapmak isterseniz burada deneyebiliriz. Ancak babanız üzerine uzun uzun çalışacağımız bir konu. Çok kıymetli sizi tanıyabilmek ve iyileştirebilmek adına. Bu konuda iş birliği içerisinde olursak iyi bir sonuç elde ederiz. Belki bu sayede obsesif ve antisosyal davranışlarınızı minimalize edebiliriz.

-        Deneriz.

-        En azından hala buradasınız bu bile bir umut bence.

-        Bilemiyorum doktor. Yıllarca içimi çürüten şeyleri konuşmak nasıl umut verebilir bilemiyorum.

-        Her şey bununla başlar. Size bir çiçek bahçesi vaat etmiyorum elbette ama daha iyi hissedebilmeniz en azından duygularınızı tanıyıp tepki verebilmeniz için bu adıma ihtiyacımız var.

-        Çiçekleri sevmem.

-        Belki henüz sizi tanımlayan çiçeği bulamamışsınızdır. Hayat uzun bir yolculuktur.

-        Belki de dedim. Hoşuma gitti bu fikir. Bana hayata devam edebilme motivasyonu veriyor. Benim için yaratılmış çiçeği bulmak.

-        Bu belki içinizde keşfedeceğiniz benliğinizdir belki de dışarda hayatınıza eşlik edecek sosyal bir destektir. Olamaz mı?

-        Olabilir, yüzümde samimi ve uzun zaman sonra ilk kez oluşmuş bir gülümsemeyle, bu görüşmeler hoşuma gitmeye başladı dedim. Yaşlı adam güldü ve

-        Zor saatlerimiz olacak elbette. Daha başındayız. Ama umalım ki istediğimiz gibi sonuçlansın.

Yaklaşık elli dakika süren seansın ardından çıktım klinikten. Şehrin biraz dışında aslında artık emekli olmuş ama beni reddetmeyen tek hastası olduğum psikiyatrdan ayrıldım. Geleli üç hafta yani üç seans oluyordu. Görevden önce başlamıştım ama sonra iki aylık görevde kopmuştum. Döner dönmez gelebilmiştim. Sevmiştim bu yaşlı adamı. Bana çok gerçek geliyordu. Çiçek bahçesi vaat etmiyor boşuna umut aşılamıyordu. Yersiz pozitiflikten nefret ederdim.  

Uyku sorunlarım iyice baş gösterip de dikkatimi dağıtmaya, elimi titretmeye başladığında gelmiştim. Normalde asla yardım alacak biri değildim. Ama onunla konuşmak günde huzursuzca uyuduğum bir saati üçe çıkarmıştı. Meğer konuşmak iyi geliyormuş. Gerçi sikik babamı konuşmasak kendimi daha iyi hissedebilirdim.

Arabama atlayıp karargaha sürdüm. Sabah seans için izin istemiştim. Sivildim ve kamuflajım arabamdaydı. Şehrin nadir ağaçlı olan yollarından birinde sürerken aklım bugün yapacaklarımdaydı. Beni sivil gören askerleri umursamadan takımımı alıp odama ilerledim. Hepsi selam dururken güzel bir suratın da dikkati bendeydi. Saklandığını sanıyordu ama pencereden görmüştüm onu. Saniyelik bir bakışla orada olduğunu anlamıştım. Neden bakıyordu acaba? Bence eceline susamıştı.

Odama geçip rutin işlerimi yaptım. Eğitimde ise ip gibi dizilmiş erlerde gözlerimi gezdirdim. Tek kusur bulsam ağızlarına sıçacağımı bildiklerinden muazzam dizilmişlerdi. Ben genel bir bilgilendirme konuşması yaparken göz göze geldik. Saniyelik bakışımla kafasını eğdi. Yanakları kızarmıştı. Bu nedense çok hoşuma gitmişti. Haz vermişti. Sonra haz alıyor olmak garip hissettirdi. Acaba Karaca başka hangi durumlarda kızarıyordu? Konuşmayı bitirdiğimde erler de parkurun başına geçtiler.

 Eğitim için bölüğün pertini çıkarırken kendimi çok nasıl desem güvende hissediyordum. Birilerine üstünlük kurmak kendime güvenimi arttırıyordu. Güçlü ve hakim hissetmek aynı zamanda güven vericiydi. Nasıl ki başkaları güvende hissetmek için annelerine sarılıyorsa ben de saldırganlığıma sarılıyordum. Bu his anlatamayacağım kadar karışıktı. Ama ben tüm iplerin elinde olması hissini seviyordum. Babamdan bana geçen bir gen olduğunu anlamam için psikiyatriye gitmem gerekse de.

Benim için keyifli erler için eziyet dolu birkaç saatten sonra dağıtmıştım bölüğü. En son iki yüzü geçkin şınav çekmişlerdi. Albayla toplantı için ayrıldım sonrasında. Bunak herif beni, Gökhan’ı, Abdi’yi çağırmış saatlerce konuşmuştu. Görevle ilgili sorular sorup durmuştu. Madem bu kadar meraklıydın sen gitseydin amına koduğum dememek için zor tuttum kendimi. Gökhan ile çok anlaşamazdık gerçi ben kimseyle anlaşamazdım ama Abdi benle anlaşmanın yolunu bulmuştu. Ona katlanmak daha kolay oluyordu. Siktiğimin toplantısı bitince odama döndüm.

Odama girince gördüğüm şey canımı sıkmıştı. Karaca denen güzel suratlı çocuk odamdaki dolabı karıştırıyordu.

-        Asker dememle elindeki dosyayı düşürdü.

-        Korkuttunuz komutanım dedi masumane bir sesle. Sonra ters bakışlarımı görünce selam vermeyi akıl edebildi.

-        Ne arıyorsun benim odamda asker dedim ölümcül bir tonda. Kızarıp yerdeki dosyayı hızlıca alırken  

-        Abdi komutan gönderdi komutanım. Odanızdaki bu dosyaları düzenleyeyim diye.

-        Neden ben yokken girdin ki?

-        Düşünemedim komutanım. Abdi komutan da toplantıdan çıkana kadar hallet demişti. Özür dilerim komutanım ama valla bir şeye dokunmadım sadece dolaba baktım o kadar. Bu hali çok nasıl desem sevimli, tatlıydı. Bir şeyler bana tatlı gelmezdi. Bir şeyler bende ısırma dürtüsü oluşturmazdı.

-        Siktir git odamdan. Bir daha da bana sorulmadan bir bok yapma dedim. Gözleri dolarken

-        Özür dilerim komutanım dedi kafasını eğip çıktı.

Verdiği tepkiler onunla uğraşmak istememe sebep oluyordu. Sıkıcı hayatıma iyi gelmişti.

KOZA Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin