GÜNCE - 1

448 14 4
                                        

Askeriyeye adımımı atar atmaz ruhum sıkılmıştı yine. İki aydır görev için sahadaydım. Üç günlük bir dinlenme süresinden sonra geri dönmüştüm. Beni boğuyordu burası. Bir nebze sahada çalışmak, birkaç ölü, birkaç yaralı bırakmak iyi hissettiriyordu bana ama burası hapis gibiydi. Şımartılmış, sevgiyle büyütülmüş bebekleri erkek ediyorduk. Nasıl mı süründürüp, çamurda yüzdürüp, tuvalet yıkatarak. Sanki böyle daha faydalı olabilirlermiş gibi?

Bunun da en güzel yanı bana hissettirdiği güç duygusuydu. Birinin canını alırken de birinin suratını çamura sokarken de aynı hastalıklı keyfi alıyordum. Arabamı girişe çektim. Ağır adımlarla inip nizamiyedekilere boklarmış gibi bakıp içeri adımladım. Onlar titreyip selam vermişlerdi. Birbirlerine fısıldamalarını duyabiliyordum “Koza komutan gelmiş” diyorlardı.

Korkaklar. Midemi bulandırıyordu hepsi. Adımlarımı sıklaştırıp odama geçtim. Gören her asker huzursuzca nefes alıp selam veriyordu. Boktan bir gün olacaktı yine. Eğitim yapardım en azından. Ya da birkaçına ceza versem, biraz bağırıp küfretsem iyi hissederdim belki. Tüm karargahta böyle biliniyordum. Acımasız, zalim, ceza veren, korkulu rüya, canavar… ve daha bir sürü sikik lakap. İşin ilginç yanı her sözün gerçeği yansıtmasıydı. Hoşuma gidiyordu. Eziyet etmek mutlu ediyordu. Bir canlıdan kan aktığını görsem müthiş canlı hissediyordum. Küçüklüğümden beri böyleydim. İnsanlar beni içe kapanık, duygularını ifade edemeyen olarak nitelendirirlerdi. Anlamadıkları şey duygu hissetmediğimdi. Ya da öfke ve haz dışında bir şey hissedemiyordum. Sinirimi bozan en ufak şey beni öfkelendirirdi ama hazzı yakalamak çok zordu. Neredeyse imkansız.

Asker olmanın iyi yanı ise ülkenin paraziti olmuşları hesap vermeden yok edebilmekti. Onlar da olmasa nasıl hazzı yakalayabilecektim. Bir de kadınlar vardı. Onları da kullanmak keyifli oluyordu. Zayıf, manipülasyona açık, kötü çocuk seven aptal kadınlar. Sert sevdiğimi söyleyip pestilleri çıkana kadar sikerdim. O da bir hazdı. Ama narin bünyeleri pek dayanamıyordu. Hiçbiri beni tatmin etmiyordu. Henüz o doyumu hiç tadamamıştım. Duygusal bir bağ katmadan, okşamadan, sevmeden ve asla öpmeden yapardım işimi. Belki bu yüzden yeterince haz alamıyordum ama beni o noktaya çekmek çok zordu.

Kafamdaki boşlukları seslendirmeye çalışmak yormuştu beni. Dosyalarımı çekip, kağıt kürek işlerine odaklandım. Albay ayılıp yanına çağırana kadar işimi bitirebilirdim. Biraz çalıştıktan sonra eğitim için ayaklandım. Yaptıracağım şeyleri düşünmek bile kanımı kaynatıyordu. Dışarı çıkınca güneş rahatsız etti yine beni. Nefret ederdim güneşten. Kışın bitimiyle bahar yavaştan geliyordu. Karlar erimişti bu siktiğimin memleketinde. Dudağıma sigaramı koyup ilerledim. Kıkır kıkır bir ses duyunca kendimi aşırı rahatsız hissettim.

Gülüşmelerden nefret ederdim. Genç bir ses “aferin oğluma, hadi bunu da getir” deyip kikirdemeye devam etti. Ellerim karıncalanıyordu resmen. Suratına bir tokat atmak bana iyi gelecekti. Sese doğru ilerledim. Bir asker elinde top gibi bir şeyle karargahın tembel köpeğiyle oynuyordu. Nefret ederdim o köpekten. Gülüşlerini arttırdığında iyice sinirlendim. Arkası bana dönükken köpeği okşuyor, öpüyor, tatlı sözler çıkarıyordu ağzından. Mide bulandırıcı.

-        Asker dedim sert sesimle. Anında irkilip bana döndü. Otuz üç yıllık ömrümde gördüğüm en güzel surata baktım bir an. Bembeyaz bir ten, pembe yanaklar, küçük sevimli bir ağız, gür kirpikler, yeşil gözler, kısa siyah saçlar. Korkulu bir ifadeyle gözlerini kırpıştırıp saniyelik bir hareketle omzumdaki yıldızlara baktı. Hemen selam durup

-        Karaca Akın, Isparta, emredersiniz komutanım dedi. Kafasına koyduğu minik eline baktım. Fazla ufak fazla beyazdı. Boyu 1.80 civarı vardı. İnce ama kaslı bir yapısı, ince bir beli vardı. İnce belli bir erkek. Nedense ağzım sulanmıştı.

-        Ne yapıyorsun lan burada, eğitim saatinde, köpeklerle mi oynaşıyorsun dedim. Sessizce ama sert bir şekilde, ürperdi. Elini indirip

-        Komutanım köpeği besledim de sonra biraz sevmek istedim. Ondan. Eğitime geç kalmam asla komutanım diye sıraladı laflarını. Özür dilerim diye ekledi.

-        Seni tanımıyorum yeni mi geldin, diye sordum onu incelemeyi kesip. Karargahtaki her sikiği tanırdım, bir gördüğümü bir daha unutmazdım.  

-        Bir buçuk ay olacak komutanım dedi.    

-        Git hadi oyalanma dedim. Selam durup uzaklaştı. Köpek de peşine düştü.

Normalde öyle bir tokatlardım ki kendine gelemezdi bir hafta. Ama güzeldi. Güzel erkek görmemiştim hiç. Bir de suratıma beni ilk kez gören birine göre fazla tepkisiz kalmıştı. Suratımı görüp de yüzünü buruşturmayan insan nadirdir. Yüzümdeki ruhsuz ifade korkuturdu insanları. Bir de dudağımın kenarında ufak bir bıçak izi vardı. O iz daha da ürkütücü gösterirdi beni. Dudağıma dilim değse bir pütürlük gibi hissederdim o izi. Geçmişin bana bir armağanı. Yine de bu güzel şey oraya odaklanmamıştı bile sadece kara gözlerime bakmıştı. Bunu yapan nadir insanlara nazik olasım gelirdi.

Eğitime geçtiğimde bölüğümü ve yeni gelen erleri gördüm. Hepsi dizilmişti. Beni görüp selam durdular. Çavuş yanıma gelip selam ve bilgi verdi. Biraz arkada bir yerde duruyordu. Karaca. En güzel av hayvanlarından biridir. Eti de güzeldir avlarken verdiği keyif de güzeldir. Bu küçük de o kadar lezzetli miydi acaba?

KOZA Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin