Selam. Size geçen bölümde bu bölümün Final olacağını belirtmemiştim. Aslında not olarak yazmıştım sonra sildim; çünkü,
İtiraz edeceğiniz için ve ben de sizi kıramayıp hikayeyi devam ettirme gibi bır mallık yapabileceğim içindi.

Sonunda Final'e geldik. Aylardır bu bölüme kafa yoruyordum. Fazla şatafatlı sayılmaz ama bitiş için mantıklı gibi.

Sınır daha dolmadı ve bunu sorun etmiyorum. Yazmışken yayınlayım dedim. Finali, ikiye böldüm; umarım beğenirsiniz xjfjfjfj

Bu zamana kadar yanımda durduğunuz ve yüzümde ufacıkta olsa ilk gerçek gülümsememi resmettiğiniz için teşekkür ederim.

Sizi seviyorum Bakıciley ❤

Hayat ve ölüm arasında ince bir çizgi vardı. Kimileri için onu inceltmek pek bir şey fark ettirmezdi; isterse silinsin, isterse çizgide dengesi kaybolsun.

Bunu isteyenler kendine göre doğru kişilerdi aslında. İnsan hata yapabilirdi. Hayat ve ölüm arasındaki ince çizgide neden yapılmasın ki?

Hele hayatın sınavı berbattan da öteyse; ona dengesini kaybettiği için veya çizgisini incelttiği için kızamayız. Biz, yakını kaybeden kişiler, bunu anlayamadık. Üzüldük, aptallık yaptığını düşündük.

Oysa onlar, 'ölümden sonra hayat var mı?' diye sormayan kişilerdi; çünkü hayatın tek istediğinin 'göz yaşı' olduğunu anlamışlardı.

Telefonumu yavaş olmasına dikkat ederek masama koydum. Üzülüyordum; ama hak veriyordum. Benim cesaret edemediğim ölüme sinsice ilerlemişti. Ve ben bir dostumu daha kaybetmiştim.

Titreyen ellerimi, uzun zamandır özen göstermediğim saçlarıma geçirdim. Hayat çizgisini inceltmişti; uyuşturucunun bunu yapmasına izin vermişti. Dengeyi kaybetmenin zorluğu itmiş olmalıydı; çünkü tam bunun için cesaretini toplamışken, bıçaklar kesmiyordu, silahlar patlamıyordu. Sanki, Azrail ölümümüze yetişemeyecekmiş gibi.

Saniyeler ölüyordu, insanlar ölüyordu. O, bulunduğu saniyeleri öldürmüş, kendini de başladığı aydan itibaren öldürüyordu; henüz ölmemişti, son saniyelere kadar. İşte bu yüzden zafer onundu:

Dengeni kaybettiysen eğer, o saniyeyle birlikte ölürdün; ama çizgiyi incelttiğin zaman saniyeler zaten ölür ama sen onun çeyreği gibi bir sürede ölürsün. Zamana karşı kazanılan savaş buydu işte.

Göz pınarlarımda irileşmiş göz yaşlarımı elimle sildim. Diz kapaklarımdan yardım alarak ayağa kalktığımda Jack'in hala kapalı televizyona baktığını gördüm.

Düşüncelerini, izliyordu.

Koltuğun hemen arkasında kalan masanın köşelerine tutundum. Bir yılda altı kişi kaybetmiştim. Nabzım bir kurşun gibiydi; her atışında başka biri ölüyordu ve ben artık dayanamaz hale gelmiştim.

Jack, ellerini boynuna yerleştirip ayaklandı. "Cenaze saat 7.00'de. Kahvaltı edelim sonra Bayan Sides'a gideriz,"

Başımla ufak bir onaylamadan sonra mutfağa ilerledim. Yer, ayaklarımdan kayacak gibiydi. Bileğimdeki tokayla saçıma basit bir topuz yaptım. Ayaklarımı sürterek tezgaha vardığımda birkaç malzeme çıkarıp sıradan bir kahvaltı hazırlamaya koyuldum.

Bıçak tutan elim, ya terliyor ya da titriyordu. Keskin ucu her defasında arkadaşlarımın kanlı bıçaklarını hatırlatıyordu. Midem hafifçe bulanmaya başladığında bıçağı bıraktım ve lavaboya ilerledim. Yüzümü soğuk suyla yıkadıktan sonra biraz daha iyiydim. Mutfağa geri döndüğümde Jack'i benim yerime jambonları dilimlerken gördüm. Yanına gidip elindeki bıçağı aldım.

"Su hazır, sen kahveleri yap."

Sesini çıkarmadan sağımda bulunan su ısıtıcısını aldı. Paket kahveleri fincanlara boşaltırken görüntüler yine zihmimde belirmeye başlamıştı. Bıçağı tekrar bıraktım, parmaklarımı hafifçe alnımda dolaştırdım. Kendimi iyi hissettiğimden emin olduğumda yeni bir görüntüye karşı bıçağı jambonu küp küp olması için hızlıca hareket ettirdim.

Jack'in telefonu çaldı ve bıçak elimi kesti. Küfür mırıldanıp aldığım kağıt mendili parmağıma sardım. Jack, telefonun ardından 'nasıl olduğumu' sordu.

Klasik cevabımı verip odamdaki çantamdan yara bandı aldım. Mutfağa doğru ilerlediğimde Jack'in telefondaki kişiye cenazenin saatini söylediğini duydum. Beni görünce bir şeyler mırıldandı ve telefonu kapattı.

Kaşlarımı çattım. "Ne karıştırıyorsun?"

Omuz silkip fincanları masaya koydu. Jambonları, yumurtayla pişirip masaya, iki fincanın arasına koydum. Jack'in karşısına geçip oturdum ve sessizce yemeğe başladık.

"Derin mi kesildi?" Kaşlarımı kaldırdım. Neyden bahsettiğini bilmiyordum. Masanın orta ucunda duran kağıt peçeteden aldı ve ağzını sildi. "Elin, derin mi kesildi?"

Başımı, "hayır" anlamında sallayıp yemeğe geri döndüm. Cenazede nasıl davranmam konusunda bir fikrim yoktu. Bayan Sides'la, bir kere tanışmıştım. Qubec gibi kızıl saçlıydı, keskin yüz hatları ve pek de samimi olmayan yüz ifadesi vardı. Fakay onu tanıdığınızda, o samimi olmayan ifadenin altındaki samimiyeti görebilirdiniz. Kendisi avukattı, belki de ifadesinin bu şekilde olmasının sebebi mesleğinden kaynaklanıyordu.

Arkadaşlarım için sorguya çekildiğimde, Bayan Sides, benim için İngiltere'den Alabama'ya kadar gelmişti. Eğer gelmeseydi, polislerin ellerindeki kanıt yetersizliğinden suçsuz yere hapishaneye girerdim.

Tabağımdaki son dilimi bitirip masadan kalktım. Ellerimi yıkarken pisliklerden arınabiliyordum; ama keşke, şu dibi görünmez kan gölünden de kurtulabilseydim.

Aynada kendime baktığımda iki günden bu yana fazla değiştiğimi fark ettim. Uykusuzluktan gözlerimin altları morarmaya, skleram kızarmaya başlamıştı. Ağlayamadığım için gözlerim ve başım ağrıyordu. Yüzümün rengi solmuş, beyaz bir kağıtla yarışır hale gelmişti. Gözlerimi sıkıca kapatıp ne yapmam gerektiğini düşündüm. Burada günden güne bitiyordum. Yemek yeme isteksizliğim başlamış, kendimi yorgun hissediyordum.

Tuvaletin kapısını kapatıp klozetin üstüne oturdum. Elimi saç diplerime yerleştirdiğimde rahatlamak için banyo yapabileceğimi düşündüm. Birkaç dakika içınde suyu hazırladım ve kendimi suyun sıcaklığına teslim ettim. Derim, sıcaktan büzüşmeye başlamıştı. Başımı, duvar fayansına yasladım, saçlarım biraz ıslansın diye su altına girdiğimde telefondan mesaj sesi duydum. Omuz silkip nefesim tükenene kadar suda kaldım.

Boğulmak bir çözüm değildi.

Elime rastgele bir şampuan alıp sıktım, saçlarıma ve saç derime masaj yaptım. Kapı çaldı ve Jack'in sesini duydum. "Miley, banyoda mısın?"

"Evet," dedim.

"Bornoz ve saç havlusu üst dolapta."

Saçımı duruladım, vücudumu da yıkadığımda küvetin tıpasını çektim, sonra bulduğum bornozu giyip saçımın nemini havluyla aldım.

Evet, bugün ikinci banyomdu. Lavabo rafının üzerimdeki telefonumu aldığımda ışık yanıp sönüyordu. Mesaj kutumu açtığımda kalbim yerinden fırlayacaktı.

Kimden: Hıyarcık [Namı değer hayırsız, Jus hdjdjff]

Seni bırakacağımı mı düşünüyorsun? Peki, bırakmayacağım. Bebekler, bakıcılarına alışıyorsa ben de alıştım; çünkü sen sadece Jim'e değil, bana da baktın: Kalbime baktın.
Bebekler bakıcılarından vazgeçemiyorsa, ben de vazgeçemem. Çünkü, kalpte bakıcılardan vazgeçmez.

Run To Death .:. JileyBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!