EBA

Annemin evine doğru yaklaştığımda gaza iyice yüklendim. Bir an önce ihtiyacım olan malzemeleri alıp çıkmak, onun 'kim, nerede, ne yapıyor' içerikli magazin sorularından kurtulmak istiyordum. Sözde artık yaşlanmış ve sessiz biri haline bürünmüş olması gerekirdi ama çenesi hala kuvvetliydi. Eğer orada yarım saatten daha fazla kalırsam, beni düşündüren bir şeylerin olduğunu anlardı.

Düşünceli olduğumu inkar edemezdim. Düşünceli ve bir o kadar da enerjiktim. Bu enerjinin kaynağı sabahki kısa seks mi yoksa Bella'nın bana içirip durduğu ballı limonlu süt müydü, bundan pek emin değildim. Ama hangi günden sonra kendimi böyle iyi hissettiğimi biliyordum.

Bella o piç kurusu ilaçlar ve onları içmemem hakkında benimle hem fikir değildi, yine bir sürü nutuk ve dipnotlarla akşamüzeri keyiflerimi berbat ediyordu ama bir şeyi kabul etmeliydi,

İlaçlar olmadan harikaydım.

Hayır, abartmıyordum. Gerçekten öyleydim. O ilacı içmeyi sadece bir kereliğine unutmuştum ama bunun etkisi bile günler sürmüştü. Başım ağrımıyor, göz kapaklarım çabucak ağırlaşmıyordu. İşten eve gelir gelmez uyumuyor ya da duyduğum en ufak gürültüde çileden çıkacak kadar sinirlenmiyordum. İştahım açılmıştı, böyle giderse Bella bizim için yemek yetiştiremeyecekti. Ama harikaydım işte. Normal hissediyordum. Lanet olası normal biri gibi. Bunu özlemiştim. Bir daha asla eskisi gibi olamayacağımı söyleyip duran o aptal sesten sonra böyle hissetmek, beni mutlu etmişti. O ilaçları kullanmak istemiyordum.

Sorun şuydu ki, emir kesin yerden geliyordu. Her ne kadar onunla dalga geçsem de kauçuk uçlu kaçık Henry ve Bella benden daha çok şey biliyordu. İlaçları kullanmayı kesme taraftarı değildiler. Ölene kadar hapçı gibi gezmemi istiyorlardı. İşin içinde Bella olmasa Henry'nin dediğini o saniye siktir eder ve kendi bildiğimi okurdum. Ama Bella'yı üzmek istemiyordum. Elini Romeo'nun eteğinden çekmeyen yüce kalpli bir Juliet olmasına rağmen hem de.

Ve bu Juliet'i seviyordum.

Fazlasıyla.

Bizim aksimize kalabalık Londra caddelerine açılan temiz bir sokakta oturan annemi pencereye dayanmış bir şekilde beni beklerken görünce fark etmesi için kornaya bastım. Beni fark edip kapıyı açmak için çabucak içeriye doğru koşması fazla zaman almamıştı.

Deli kadın, diye düşündüm. Yaşlandıkça daha da deli oluyordu.

"Uzamış mısın sen?" Gözlerimi devirdim. Yok artık. "Saçlarından bahsediyorum, hergele. En kısa zamanda saçlarını kestirmelisin."

"Ben de seni özledim anne." Yüzüme gülümseyerek baktı. Böyle yaptığında göz pınarlarından ileriye doğru uzanan kırışıklar oluşuyordu ama bunu ona söylersem beni öldürürdü. O bana sarılırken sessiz kalmayı seçtim. Ne zaman bana sarılsa aklına babamın düştüğünü bilirdim, bu yüzden konuşarak gözlerinin önünden geçen anıları bozmak istemedim.

"Minik canavarlarımı neden getirmedin?" Elimden tutup beni salona doğru çekti.

"Neden? Benden bu kadar çabuk mu sıkıldın yoksa?"

"Ah, hayır. Sen hala benim koca bebeğimsin ama onları görmeden yapamıyorum. Ya Bella?" Bana dik dik baktı. "Yoksa yine kızımı benden saklamaya mı çalışıyorsun?" Annemin Bella sevgisi.. Her zaman görülmeye değer bir sahne olmuştur.

"Sakin ol, anne. Bunu istesem de yapamam." İç çektim. "Her hafta sonu sana kahvaltıya gelmeyi reddedersem beni öldürmekten beter eder." Kahkahalarla güldü.

Detayla RandevuBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!