II - SINIR İHLALİNİN AÇTIĞI KAPI

8.6K 695 140
                                    

Bölüm şarkısı : Tolga Çandar - Ah Bir Ataş Ver

ALP ASLAN ŞAHİN

Yaklaşık dört gün önce geçmek zorunda kaldığım metropolde; kızlardan biriyle İstanbul’daki baloya yaptığımız gizli operasyon sonucu sızdırdığımız bilgiler doğrultusunda, planlar dahilinde ilerleyip tereyağından kıl çeker gibi ele geçirdikleri köyü geri almaktı amacımız.

İsmi dahi bilinmeyen bir köy ile metropolün arasındaki gizli köprüyü kesin olarak çözmek her zaman için zordu. Çünkü sözde zengin bir iş adamının temin ettiği silahlarla, masum insanların kendi halinde yaşadıkları köylerinde baş kesen olanların bir olduğunu düşlemek, kesinleştirmeden inanılmak istenmeyen olaylardı. Niyetimiz o baş kesenler olduklarını iddia eden maşalar ile er meydanında savaşmaktı. Ama metropole yaptığımız gizli operasyon sonucu sözde iş adamı ifşa olunca, maşalar da ifşa olduklarını anlamış olacaklar ki; biz sahaya inip mertçe kendilerini selamlamayı planlarken, gelen havan saldırısıyla bizim operasyon yapmamıza imkân vermeden bulunduğumuz ortamı cehenneme çevirdiler.

Oysaki Hudut karakolu bizim bulunduğumuz bir ortam değildi. Kahretsin ki, timle sadece geçerken uğramıştık. Sınırı geçmeden önce soluklanıp, kendi canlarımıza bir selam vermek istemiştik. Ama bizim selam verme şeklimiz bile iki kurşun atmaktan geçiyordu ne yazık ki. Biz kurşun atıyorduk, vaktimiz dolduysa şehadete de yürüyorduk ama itin soyları bir türlü son bulmuyordu. İsmini dahi bilmediğim ama canım olduklarını bildiğim sekiz kardeşimin şehit haberini aldığımda yine elimden bir şey gelmemesine lanet ettim. Alınacak intikam her geçen gün büyüyordu. İntikam demeye dilim de varmıyor, kendime yakıştıramıyordum. Timin ve özellikle benim Hudut karakolunda olduğumu, yeni bir baskın yemememiz için kimsenin öğrenmemesi gerekiyordu. Hayatın gerekliliklerle ilgilendiğini söylemek ise yersiz olurdu…

Sıcak çatışma yarım saatin sonunda bitince sıra yaraları sarma vaktine geldi. Lakin ben; herkesin iyi olduğundan emin olup ilerlemek zorunda olduğum için emrimde olan askerlerin sağlık durumunu kontrol etmek üzere karakol binasının civarına doğru ilerlemeye başladım.

Ev, yuva bildiğimiz bina ne yazık ki yerle bir olmuştu. Her yer kan, boş mermi kovanları ile doluydu. Alıştığım, kanıksadığım görüntüler her seferinde içimi titretmeyi başarıyordu. Elime yapışan MPT-76 'yı, ters bir halde çöken omuzlarımın üstüne koyarak yavaş yavaş adımlarımı sürdürdüm. Bir kısmı çöken binanın yanından geçerken, bir erin konuşmasıyla adımlarım duraksadı.

İşittiğim "Abla senin ne işin var burada ya?" sorusuyla, bir sivilin aramıza karıştığını düşünerek adımlarımı geri sardım. Sürpriz bir misafir için şu an da hiç uygun değildik ve aramıza bir sivil karışmış olması ihtimaliyle gözlerim sinirle büyüdü. "Başka görev yapacak yer mi yoktu? İstanbul dar mı geldi sana?"

Seslerin sahiplerini görüş alanıma aldığımda ilk önce; çöktüğü çökük duvar dibinde yüzüne kapadığı koluyla kendine çektiği dizine dayanmış üstü başı kan revan olmuş bir kadın silueti gördüm. Devamında aynı duvara sırtını ve bir ayağının tabanını dayamış Çaylak diye hitap ettiğimiz Erman'ı fark ettim.

Kim olduğunu bilemediğim kadın, Çaylak Erman'a "Senin ne işin var burada asker?" diyerek cevap verdiğinde, ses tonunun tanıdık gelmesi üzerine biraz daha yakınlarına sokulmaya karar verdim.

Duyduğum ses tonu, bir o kadar tanıdık iken bir o kadar da yabancıydı. Adlandıramıyordum. Tanımlayamıyordum… Daha doğrusu nereden aşina olduğumu çıkaramıyordum. Bu benim için hiçte normal bir durum değildi. Hatta imkansız demem gerekirken, eksiklik, hata demem de kaçınılmazdı.

ONSRAHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin