Yatağıma yatmış, yediğim dayaktan çok içimi acıtan zorunluluk yüzünden ağlıyordum. Geri zekalı erkek kardeşim yüzünden delinin biriyle evlenmek zorundaydım. Tufan malı, -yani kardeşim- üç gün önce dayımın oğlu Miraç'ın çırak olarak çalıştığı marangozhaneye gidip o delinin yeni arabasının anahtarını alıp -daha doğrusu bildiğin çalmış- arabayla kaza yapmıştı. Daha kasko bile yapılmamış olan 3 günlük ve 55 bin tl değerindeki araç hurda olmuştu. Biz de değil 55 bin, 550 tl bile para olmadığından o delinin babası Emin Amca, babama oğluyla beni evlendirmeyi teklif etmişti. Babam da biricik oğlu hapse girmesin diye kabul etmişti hemen. Bence hayatımı zehir etmeyi kendine hobi edinmiş olan Tufan, hırsızlıktan hapse girebilirdi. Hatta süper olurdu, kafa dinlerdim. Ama babam için varsa yoksa oğlu.

Biz üç kardeşiz. Ablamın ardından dünyaya ben -bir kız çocuk daha yani- geldiğimde babam çok üzülmüş. Beni hiç sevmez. Gerçi zavallı ablam evlenene dek benden çok çekmiştir, babamdan. Ama Tufan, erkek ya babamın tek kıymetlisi. Evlenmem diye itiraz ettiğimde önce Tufan dövdü beni. Tufan 18 yaşında ben 19 yaşındayım. Tufan zayıf, uzun, ince yapılı olduğundan ben de ona vurdum. Onu yere yatırdığımda babam oturduğu yerden kalktı. Malum biricik oğlu benden dayak yiyordu. Kemerle on dakika dövdü beni. Babama da Tufan'a da ağzıma gelini saydım. En son da annemden bu yüzden dayak yedim.

"Kardeşin hapislerde mi sürünsün istiyorsun? Hiç mi vicdan yok sen de?" demişti annem.

Asıl vicdansız onlardı oysa. Değerim 55 bin tl idi. Bir araba parası... Yine göz yaşlarına boğulmuştum. Odanın kapısı açılınca yorganı başıma kadar çektim. Evdeki kimseyle konuşmak istemiyordum. Ama "Elif..." diyen ablamın sesini duyunca yorganı indirdim. Yatağa oturup ablama sarıldım ve hıçkırıklara boğularak onun göğsünde ağladım.

"Yapma böyle Elif. Yeter ağladığın..."

"Abla kurtar beni. Lütfen, n'olursun?"

"Niye evlenmek istemiyorsun?"

"Delinin tekiyle evlendirmek istedikleri için olabilir mi?!"

"Daha görmedin bile çocuğu. Belki iyi anlaşırsınız hem-"

"Abla adı ne bu çocuğun?"

"Emre."

"Eksik söyledin; deli Emre. O çocuğa normal diyen tek bir kişi var mı şu Kilimli'de?" Biz Zonguldak'ın merkeze yakın, deniz kenarına kurulu, küçük bir ilçesi olan Kilimli'de yaşıyorduk. Ve o deliyi hiç görmesem de adını duymuştum. Deli Emre derdi herkes ona. Aslında Emin Amca'yı severdim, liseye giderken her sabah onların dükkanın önünden geçerken Emin Amca'ya günaydın ve kolay gelsin derdim. Çünkü o saatte Emin Amca dükkanın camlarını köpüklü suyla siliyor oluyordu. Mobilyacılar aslında. Mutfak dolabı, masa, gardırop, koltuk vs. mobilya yapıyorlardı. Ama deli olduğu için sanırım, bazı imalatlarının sergilendiği dükkan kısmında oğlu hiç durmazdı. O hep arkadaki marangozhane kısmında çalışırmış. Bunu da Miraç söylemişti önceden. Müşteri bir kadını boğmuş deli, hem de daha 15 yaşındayken. Kadını, babası dahil tüm çalışanlar zor almışlar elinden. Şimdi de babamın dediğine göre 21 yaşındaymış.

"Askerden yeni gelmiş akıllanmıştır belki." diyerek ablam düşüncelerimi böldü.

"Abla askeriye akıl mı dağıtıyor? G.A.T.A.'da tedavi olduysa o başka!"

"Askere alındığına göre o kadar da deli değil demek ki. Milletin abartması olsa gerek."

"Abla sen kimden yanasın?"

"Elif, istesen de istemesen de babam verecek seni. Hem yaşında geldi. Yani okumuyorsun etmiyorsun. Burda annemin, babamın kahrını çekeceğine evlen, evinin hanımı olursun. Bak evlendim, kurtuldum yemin ederim ben."

AŞK PROBLEMİ: ŞURİMŞİNE & ŞURİNABu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!