Sonunda başvurularımdan bir tanesi işe yaradı. Beni mülakata çağırdılar. Hem çok sevinmiş hem de umutlanmıştım. Zeynep'e bundan hiç söz etmedim. İşim olmazsa üzülsün istemiyordum. Ne zaman ki işe girerim, müjdeyi o zaman veririm diyordum. Bir hafta sonra mülakata girdim. Çok iyi geçti. Üç gün sonra da telefonla arayıp işe başlayabileceğimi söylediler. Parlak bir iş değildi ama yine de bir işti işte. Mutlu olmama yetecekti.

Hemem Zeynep'i aradım. Ama müjdeyi telefonda vermedim ona. Hemen buluşalım, dedim. ''Çok meşgulüm, haftasonu buluşabiliriz.'' dedi. Pazar gününü iple çektim. O güne kadar telefonda veya mesajlaşmalarda bile ipucu vermedim. O pazar gününü hiç unutmuyorum. Eksik kalan, yarım kalan pazar günü. Ertesi gün işe başlayacaktım. Nihayet Zeynep'e müjdeyi vericektim. Kalamış Parkı'nda eski bir barınağa giderdik. Dalgaların masalara kadar geldiği, martıların cirit attığı bir yerdi. Özellikle kışları gelirdik. Tenha olurdu. Sonra müşterileri artmıştı, masaları çoğalmıştı.

Yine geç kaldı tabii. Beni asıl düşündüren geç kalması değil, yüzündeki anlam veremediğim ifadeydi. Buz gibiydi o gün Zeynep. Yine de üstünde durmadım. Ona vereceğim müjdenin sabırsızlığıyla sürüklendim o heyecan denizine. Ağzım kulaklarımda anlattım. Sonra bir yorum, bir tepki bekledim. Hiç bir şey söylemedi. Yüzündeki soğuk ifadeyle karşımda oturuyordu. Sevinmedi bile. Ne diyeceğimi bilemedim. Sustum kaldım, bir şey söylemesini bekliyordum. Gözlerime bakamıyordu.

Kısa çarpışmaların ardından kaçırıyordu bakışlarını. Gözlerim gözleriyle it dalaşına giriyordu ama kaçan hep o oluyordu. Şaşkına dönmüştüm. Ne olduğunu sordum. Cevap vermedi. Tek kelime etmeden sustu. Sanki karşımda bambaşka biri oturuyordu. En iyi tanıdığımken, şimdi yabancımdı. Onu böyle görmeye alışık değildim.

''Zeynep, neyin var senin'' diye sordum. Gözlerimin içine baktı. ''Sana deliler gibi aşığım'' diye haykırıyordu gözleri. Aşk vardı bakışlarında. Bunu görebiliyordum ama o an gözleri çok daha fazla şey anlatıyordu. Ben anlayamıyordum. .O kadar derin bakıyordu ki kayboldum kahvelerinde. Kendime gelemedim. Ne demeye çalıştığını bir türlü anlayamadım. Doldu gözleri.

'' Hiç'' dedi.

Sonra ayağa kaltı. Titriyordu.

''Hoşça kal Kerem. Ayrılıyoruz.'' dedi ve arkasına bile bakmadan çekip gitti. Dilim tutuldu Heykel gibi kaldım. Gözlerim bile donmuştu. Gözden kaybolana dek arkasından baktım. Gözden kayboldu, hâlâ öyle bakıyordum. Hiç bir şey düşünmüyordu. Hissetiklerimi asla tarif edemem. Çünkü şimdi bile kelimelere dökülecek karşılığı yok bunun. Benim gönlümde yoktu, böyle bir Zeynep yoktu. Karaya vurmuş yaşlı bir yunus gibi kaldım orada.

Ardından ne kadar öyle baktığımı bilmiyorum. Kalkacak gücü nasıl bulduğumu, oradan nasıl ayrıldığımı hatırlamıyorum. Deniz kıyısındaki bir kayalıkta oturup ağladığımı bilmiyorum yalnızca. Bir de perişan halde eve döndüğümü ve bütün gece hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ettiğimi... Hayatımın hiç bitmeyen ama beni tek seferde bitiren gecesiydi. Sabah güneş doğarken gözyaşlarım kurumuş ve kalbim tükenmişti...

Günlerce kendime gelemedim, işe de başlayamadım. Bir kurşun yemiş gibiydim, can çekişiyordum. Defalarca aradım, çıkmadı telefonlarıma. E-postalarımıda engellemişti. Evlerine gittim. Annesi kız arkadaşlarıyla Aantalya'ya tatile gittiğini söyledi. Nedenini sordum, ''Biraz kafasını dinleyecekniş'' dedi. Yalan söylediği apaçık belliydi. Acıyan gözlerle bakıyor ve benimle konuşmak istemiyordu. Besbelli ayrıldığımızı biliyor, halimi anlıyordu.

İçim ortalığa saçılmıştı. Dağılmıştı her tarafım. Sanki bir sakatlık vardı doğumumda. Yoksa bu kadar başkasının gibi dururmuydu bu kalp göğüs kafesinde! Tutunabileceğim bütün şarkıları unutmuştum o günlerde. Haftalarca konuşmadım kimseyle. Canı yanan insanların can yakardı sözleri. Ağzımı açsam bir avuç cehennem çıkacaktı dışarı. Konuşmadım. Yutkundum tüm sözlerimi... Sessizliğimde kurdum dünyamı. Cümleler kurulunca değil kuruyunca oluyordu bu.

...
Duru'dan ayrılmamın üstünden bir kaç hafta geçmişti. Ara sıra telefonda konuşuyorduk. O kadar.

Tam da bu sıralarda Derin liseden bir arkadaşıyla yeniden görüşmeye başlamış ve aralarında bir aşk alevlenmiş.
Neşeyle anlatıyordu ilişkilerini, sürekli telefonla konuşuyor, yazışıyor, her fırsatta görüşüyor ve baş başa bir yerlere gidiyorlarmış. Bu ilişki ona çok iyi gelmişti.

Derin'in sevgilisi Çağatay Londra'da yaşıyordu ve orada dayısıyla bir Türk Lokantası işletiyordu. Çağatay yeni bir lokanta açmak için buradan iki usta ve bir kaç kalfa bulmaya gelmişti. Dekorasyon için burada özel masalar, sandalyeler, şark köşeleri için sofralar yaptırıyor, eski halı ve kilim topluyordu. Derin'in teyzesi antikacı, eniştesi de balık lokantası işletiyordu. Üçü de Çağatay'a yardımcı oluyordu.

Hiç yoktan, "İstanbul'dayım. Bir iki ay kalacağım. Görüşelim." mesajı atmış. Derin'in teyzesi ve eniştesinin kendisine yardımcı olabileceğini tabii ki beklememişti. Buluştuklarında Derin yardım teklif etmiş, bu vesileyle buluşup birlikte gezerken aşkı bulmuşlar ve şimdi evlenmeye karar vermişlerdi. Londra'da birlikte gidecekler ve orada yaşayacaklardı. Derin havalara uçuyordu. Mutluluktan ağzından çıkanları kulağı duymuyordu desem yalan olmazdı.

O günlerde ağzından Zeynep'in de iki yıldır Amerika'da olduğunu kaçırdı. O an buz kesti bütün bedenim...

Aşka çocuk gibi sevinen, ayrılığa da çocuk gibi ağlar. Ben artık ağlamıyorum. Acılara sırıttığım da yok ama...
Gitmiştin... Benden arta kalan kırıntılarla mı, benden aldıklarınla mı gittin? Söyle ne kadar gittin? Yine de gücenmedim sana. Öyle ya ayrılığın kuralıdır; sen özlersin ama başkası sarılır. Benim bakmaya kıyamadığıma şimdi kimbilir kim dokunuyor? Ben özlüyorum, o sarılıyor.

Derin ve Çağatay hemen nişanlandı. Önce burada nikahı kıyacaklar sonra bir de Londra'da nikahlanacaklardı. Ama kesin değildi. Çağatay'ın Londra daki restoranı satıp temelli Türkiye'ye yerleşme düşüncesi de vardı. Balayını da orada yapacaklardı. Bu dönemde Derin bu kadar mutlu olmasa, ben de dostumun yanında olmak zorunda hissetmesem, kendimi bırakırdım. Derin bu kadar mutluyken hayatının en mutlu günlerini yaşıyorken kendi derdime yanmaktan utanıyordum. Hayatımı olmasa bile hayata dönüşümü ona borçluydum. Harika bir dosttu. Çağatay da ona yakışır ve güvenilir bir eşti. İkisi adına sevinçli, kendi adıma kederliydim.

Derin ve Çağatay'ın mutluluğu bana tekrar umut, tekrar cesaret veriyordu; ama sonuç yine hüsrandı. Nişanlarında yüzüm gülmüyordu, zoraki sırıtıyordu. Dudaklarımı zorla kıvırıyordum, gülümser görünmek için.

Nişan yapmadan önce nikah dairesine başvuru yapmış, gün almışlardı. Bir hafta sonra sade bir törenle evlenecek, sonra Londra'ya gideceklerdi. Derin nikah şahidi olmamı istedi. Bu bana çok gurur verdi. En yakın dostumdu.

"Tabii ki olurum. Sen benim en zor zamanlarımda yanımda oldun. Şimdi bu mutlu gününde seve seve yanında olurum."

" Teşekkürler Kerem. Umarım sen de sevdiklerinle birlikte sonsuza mutlu olursun."

"Sonsuz mutluluk mu? Ben zaten sonsuz bir şimdinin içindeyim. Sonum yoktu. Sonum acıyla da sevinçle de oydu."

"Kerem! Böyle konuşarak kendine daha çok acı veriyorsun...... Aslında sana söylemememi istemişti Zeynep ama sanırım söylersem daha iyi olucak."

"Neyi? Z-Zeynep neyi söylemeni istemedi?"

" ııııı Kerem Zeynep geri dönüyor." bir kere de söyledi.

" N-nasıl yani?" sesim titredi. Ama şu anda bedenim daha çok titriyordu. Adı kalbimde yankılanıyordu.

"Türkiye'ye geri dönüyor. Temelli mi yoksa kısa süreliğine mi bilmiyorum ama düğüne çağırdım. Sana döneceğini söylememi istemedi ama düğün de elbette ki karşılacaksınız. Ben bilmeni istedim."

Asıl aşkı kalbinin güzelliğini gördüğüm de tattım ben.

Sence bir gün unuturmuyum seni?

Hadi unuttum diyelim, ömür bir günlük değil ki...

AŞK YARASI (TAMAMLANDI) Where stories live. Discover now