6; a man after midnight

474 59 45
                                    

 günümüz

Çarşamba günü dersim olmadığı için alarm da kurmuyordum, yine de saat yediyi bulduğunda gözlerim açık, tavana sabitlenmişti. Dün akşam gece yarısını beklemeden uyumuştum çünkü doğum günüme girerken uyanık olmak uzun zamandır bana bir şey kazandırmıyordu, uyuyarak girdiğimde en azından kimse saat on ikide beni aramadı diye hayal kırıklığına uğramıyordum.

Su içmek için mutfağa geçerken telefonumu kontrol ettim, bildirim panelindeki yokluk beni evi saran soğuktan daha kötü titretti. Kimsem olmadığını ve her şeyi geride bırakıp buraya kendi isteğimle geldiğimi biliyordum, ama yine de ne kadar sahipsiz hissettiğim gerçeğinin önüne geçemiyordum. Bana pasta alacak, hediyeler verecek, adıma parti düzenleyecek biri değildi istediğim. Doğum günü dileğimi paylaşabileceğim biri bile yoktu.

Daha ne kadar dayanabilirdim böyle, bilmiyordum. Daha ne kadar yalnız kalabilirdim, arkadaşsız, ailesiz, sevgisiz, bilmiyordum.

Yemek yapıp biraz vakit öldürürüm diye düşündüm pencereleri açıp evin içine temiz hava girmesine izin verirken. Sürekli yemek paketletmekten bıkmıştım. Camı açmamla dışarıdaki havanın evin içinden daha ılımlı olduğunu fark ettim, ekimin ortasında olduğumuz için hava elbette soğuktu ama evin için bir iki derece daha düşük hissettiriyordu. Pencere pervazına yaslanıp kahvemi içerken uzaktaki kasaba merkezine baktım, hayat bir şekilde devam ediyordu işte. İçki içmeden de devam ediyordu, Topal'a gidip iki insan yüzü görmeden de, Taehyung'la arkadaşlık etmeden de.

Mutfak alışverişi için liste yaptım, yolda bir velimi falan görürüm korkusuyla güzel giyindim ve süpermarketin yolunu tuttum. Kulaklığımı takıp dinlediğim şarkının sesini en sonuna kadar açmıştım ki birisi bana seslenip konuşmaya çalıştığında fark etmeyeyim. Kimseyle konuşmak istemiyordum. Devamı gelmeyecek her muhabbet bende hayal kırıklığına yol açıyordu, kolay kolay umutlanıp yıkıntılarından asla ders almayan bir geri zekalıydım çünkü.

Bir araba dolusu alışveriş yaptım. Hem fiyatlar Seul'e göre oldukça uygundu burada, hem de elimde harcayacak bolca para vardı; kazandığım parayı birlikte yiyebileceğim kimsem yoktu çünkü. İki paket tofuyu da alışveriş arabama fırlatırken burnumu çektim, bunu artık aşmam gerekiyordu. Seul'de kalabalıkların içinde yalnız kaldığım içindi belki, belki de insanların bana ihtiyaç duydukları süre boyunca gülümsemesi yeterli gelmişti, bilmiyorum, ama buradaki halime dayanamıyordum. Bir aydır hissettiğim tek şey buydu çünkü, hiçbir şeyin planladığım gibi gitmemesi.

Kadere inanmazdım. Tutkulu bir düşmanı değildim ama kader hakkında pek de düşünmezdim, Seul'de hayatı hızlı yaşamak zorunda olduğum için kısa vadeli planlar yapar ve bunları uygulayarak hayatıma yön verdiğimi düşünürdüm. Belki de yemeği yavaş yavaş, tadını çıkararak yemeyi sevmem bundan kaynaklanıyordu. Tüm o aceleci temponun içinde bir şeylerden gerçekten zevk alabilmek, hayatın tadını çıkarabilmek böyle hissettiriyor olmalıydı. Gampo'yla ilgili yaptığım uzun vadeli planların hiçbirini yoluna koyamamıştım, ve Gampo kısa vadeli planlar için çok yavaştı.

Korktuğum şey yavaş yavaş başıma geliyordu. Gampo'dan, onun suçu olmadığı halde, nefret etmeye başlıyordum.

Elimde poşetlerle evime geri dönerken telefonum çaldı, kulaklıklar zaten takılı olduğu için kablosundaki düğmeye basarak aramayı yanıtladım. "Alo?"

"Park Öğretmen?"

Uzun zaman sonra telefonum ilk defa çalıyordu ve arayan okulun sekreteriydi. İç geçirdim, halbuki kadının hiçbir suçu yoktu. "Buyrun?"

"Burada bir misafiriniz var." dedi sekreter. "Dersiniz olmadığını bilmiyormuş. Okula gelebilir misiniz?"

Attığım adım havada kaldı. Taehyung dışında kim gelebilirdi ki benim ziyaretime? "Tamam, geliyorum hemen." dedim telefonu kapatmadan önce. Derin derin nefesler alıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Okul çok da uzak değildi bulunduğum yere, sadece iki sokak aşağı iniyor ve sola dönüyordum-

moontale // yoonminHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin