▨ 6

57 33 33
                                    

Panik halinde okuyucuyu kapattım ve derin derin soluklandım. Daha sonra hiçbir şey olmamış gibi tekrar açıp bir yemek tarifi buldum. Soğan ve patatesleri yıkayıp doğrama robotuna attım, tereyağı ve salça konservelerini ters çevirip miktar ayarlayıcıya koydum. Bu sırada ben de robot gibi hareket ediyordum. Kafam başka âlemlerdeydi. 

Auguste, Augustine'in asıl ismi olmalıydı. Peki kırmadan nasıl sorabilirdim? Tavada malzemeler pişerken ne yapacağımı buldum. Tereyağından kıl çeker gibi olacaktı.

Yemeği iki tabağa ayırdım, tatlı olarak da sabahtan kalan ponçikleri koydum. Tabakların simetrisine dikkat ettim. Güzel görünmesi için uğraştım. Bir becerim olduğunu göstermek istiyordum.

Sofra hazır olunca oturup beklemeye başladım. Boşlukla birlikte içime dolan karanlık düşüncelerin çoğu Ali'ye dairdi. Acaba şu an ne yapıyordu? Aç mıydı? Karnını nasıl doyuruyordu? Boğazıma bir yumru oturdu. Bu lezzetli yemeklerden yiyemeyecekti.

Bana yemek yapmayı o öğretmişti. Çoğunlukla sebze yemekleri ve salata yapardı. Zeytinyağı soframızın vazgeçilmeziydi. Yazın elma, kışın portakal eksik olmazdı.

Meyve ve sebzeleri bahçedeki serada yetiştirirdik. Toprakla uğraşırken bana uzun uzun Akdeniz'i anlatırdı. Alanya... Side... Fethiye... Lizbon... Sicilya... Denize kıyısı olan her şehri gezmişti. Bugünkü halini de yüzyıllar önceki halini de bilir gözleriyle görmüş gibi anlatırdı. Var olmayan masalsı şehirlere hayran olmuştum.

Peki niçin İstanbul'dan taşınmıyorduk? Ali bana bunun sebebini hiçbir zaman söylemedi ama tahmin edebiliyordum. Hayal kırıklığına uğramak istemiyordu. Ali'nin hayalindeki Akdeniz şehirleri yerine düzensiz, altyapısı bozuk ve tarihi tahrif edilmiş yerleşkeler vardı, dünyanın tüm şehirleri gibi. Oysaki yola çıkıp da sınırlarından geçmediğimiz sürece bir şehir daima güzeldi. Uzaklar güzeldi, gerçekte öyle olmasalar bile. Büyünün bozulmasını istemiyorsan uzağı uzakta tutardın. Gözünü kapatır, hayal kurar ve yerinde kalırdın.

Vaktiyle dünya hükümdarlarının bile kalbini tepelerinde tutsak eden iki kıta köprüsü de ihmal ve yıkım devrinden nasibini almıştı. Bir zamanlar Marmara ve Karadeniz'i birbirine bağlayan İstanbul Boğazı bugünlerde kupkuru bir çölden ibaretti. Bin yıllık köprüler, tarih boyunca akmış ve akarken şehre hayat vermiş suların mezar taşı gibiydi.

Denizlerin adını zihnime kazıyan da mezar taşı benzetmesinin mucidi de oydu. Tek başına böyle bir şey düşünemezdim. Ölülerin toprağa gömüldüğünü ve adlarının yazılı olduğu bir taşın başlarına dikildiğini bilmezdim. Demek ki bir parçaları böyle yaşatılıyordu.

Benim gördüğüm, yani Böcek'ten gördüğüm, ölenlerin parçalanıp kül haline gelene dek yakıldığıydı. Küllerin ise adı ve hatırası olmazdı.

Akdeniz'den sonra en çok Boğaz'dan bahsederdi. Penceresi mavilere bakan zarif yalılar koruyucumun müşfik sesinde can bulurdu. Ardından Küresel Birlik gelir, standartlara uymadığı gerekçesiyle güzelim evleri yıkıp toprağa gömerdi.

Bunların ne zaman yaşandığını sormuştum. "Uzun zaman önce..." demişti. "Çok uzun zaman önce."

Bir avuç külün başında dikildiğimi hayal ettim. Birileri bana "Bu ne?" diye soruyordu.

"İnsandı." diyordum. "Küçük bir evi, yeşil bir bahçesi vardı. Bildim bileli saçları beyazdı. Saçına toka taktırmayan, ders çalışmayı sevmeyen, derdini konuşmak yerine bağırıp ağlayarak anlatan bir çocuğa koruyuculuk yapardı. Doğum tarihini bilmem. Memleketini bilmem. Ölüm tarihini bilmem. Uzun zaman önce öldü, çok uzun zaman önce. Leonidas Ali Papadopulos, bir insandı ve bir mezar taşı bile olmadı."

Yenilmişlerin RomansıHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin