▨ 2

73 41 163
                                    

Dona'nın ayarladığı araba tıngır mıngır giderken başımı cama yasladım. Toprakta dönerken çukurlara, tümseklere, taşlara çarpan tekerlerin titreşimlerini kafamın içinde hissetmek bana büyük bir keyif veriyordu. Henüz doğan güneşin ışıkları doğruca yüzüme vurduğu için gözlerimi hafifçe kısmıştım. Şoför ara sıra başını çeviriyor, arabasını dün akşam garajında nasıl yaptığını hiç susmadan heyecanla anlatıyordu. Tamir ettiğini değil, ürettiğini... Dünyada pekçok kişi, hayatını sürdürmek için gerekli olan araçları kendisi yapardı, eğer satınalacak parası ya da yaptırabilecek işçileri olan azınlıktan değilse. Pek dinlediğim söylenemezdi fakat aradan bazı parçaları istemsizce algılıyordum.

"... bin yıl önce bu araçları üreten fabrikalar varmış. Bu tür arabaları yalnızca zenginler kullanabilirmiş: Plastik lastikler, metal şekilli kasa ve benzinle çalışan motor. Benzin nedir biliyor musun? Petrolden yapılıyor. Petrol nedir peki? Milyonlarca yıl önce dünya üzerinde devasa ağaçlar varmış. Daha sonra..."

Sırtımdan kütlemeler gelene dek gerilip esnedim. Sesi ninni gibi geliyordu, neredeyse uyuyacaktım. Yalnız, arabasını ne kadar ucuza mal ettiğini söylerken "Ne yazık ki bazı parçaları Antika Notilus'tan almak zorunda kaldım." deyince dikkat kesildim.

Antika Notilus, İstanbul Boğazı'na yakın bir yerdeki bir antika mağazasıydı. Ali bana buranın dünyanın en önemli müzesi olduğunu söylemişti. "Küresel Birlik'in gezegenin geçmişine uyguladığı soykırımdan korunabilmiş nadir yer"lerdenmiş, evet, aynen bu sözcükleri kullanmıştı. Anlamını bilmediğim bu tuhaf kelimeler yığınını yıllar sonra bile doğru sıralamayla hatırlıyordum. Şoförün "Antika Notilus" demesiyle Ali'nin yumuşak sesi kulağımda tınlayıvermişti.

"Bak kıvırcık, çok değerli bir yerdeyiz şu an. Küresel Birlik'in gezegenin geçmişine uyguladığı soykırımdan korunabilmiş nadir yerlerden birindeyiz."

Burada Arslan adında güler yüzlü bir ihtiyarla tanışmıştık.

Ali, Notilus'un iki asırlık bir gelenek olduğunu; her antikacının zeki, kültürlü, iyi kalpli birer kız ve erkek çocuğu evlat edinerek büyüdüklerinde birbirleriyle evlendirdiğini ve antikacılık geleneğinin böylece sürüp gittiğini anlatmıştı. Oraya beni Arslan'a evlatlık vermek için götürdüğünü anladığımda boğazımda bir yumru hissetmiştim. Her öfkelendiğimde yaptığım gibi bağırıp çağırmak istesem de bu yumru yüzünden gözyaşı bile dökememiştim. Korkunçtu. Yazgıma razı olmuş halde başımı sallamıştım.

Arslan bana okuma yazma ve matematikle ilgili ufak bir sınav yaptı. Harflere ve rakamlara pek uzak olduğum ortaya çıktı. Zeka şartını sağlayamadım, böylece Ali'den ayrılmaktan kurtulmuştum.

"Gördün mü?" demiştim eve dönerken, otuz iki diş sırıtarak. "Bazen cehalet de işe yarayabiliyormuş!" O harf denen böcekleri öğrenirken koruyucumu az çıldırtmamıştım. Bugün bile, yazmak zaten Hak getire, okumayı pek beceremezdim.

Anıların sarhoşluğuyla gülümser halde manzarayı seyrederken araba sertçe durdu. "Geldik!" dedi arka tarafın kapısını açan şoför. "Seçmeler şu binada." Ben iner inmez, adam büyük bir gürültüyle arabayı çalıştırdı. Üstüm başım toz içinde kalırken "Hadi bana iyi günler." dedikten sonra uzaklaştı.

Öksürmediysem de nefesim daralmıştı. Burun deliklerimden geçen havanın sesini duyabiliyordum, can çekişen birinin ciğerlerinde olup bitenleri andırıyordu. Parmaklarımı saçlarımın arasından geçirip sallayarak ensemi havalandırdım. Sabah serinliğine rağmen hava basıktı, terliyordum.

Şoförün gösterdiği yöne baktığımda herhangi bir bina göremedim. Arabadan indiğim yer yokuştu. Seçme binasının da önümdeki alçak yerde olması gerekiyordu, ne var ki burada var olan tek şey, birkaç adım ötemden başlayarak aşağıya akan bir genç kız nehriydi. Yüzlerce aday vardı. Belki de binlerce demeliydim, sayılarla aram hiç iyi olmadı.

Yenilmişlerin RomansıHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin