▨ 1

171 50 245
                                    

Batıya doğru yürümeme rağmen gözlerim epeydir açıktı. Yumma ihtiyacı duymuyordum, çünkü gezegenleri çevresinde döndüren bu koca top özellikle son bir yıldır göz kamaştırma yetisini büyük ölçüde yitirmişti. Gün ışığı gözle görülür bir şekilde zayıflamıştı.

Ali'nin söylediğine göre bunun sebebi, Kozmos Birliği'nin çalışmalarını artırmış olmasıydı. Bu dünya kaçkını teknolojik işkolikler, Güneş'in etrafını ağ gibi saran ve enerji toplayan cihazlar diziyormuş. Öyle demişti, hatta o cihazların adlarını da söylemişti fakat şu an aklımda yok. Yaysın Küresi miydi, yoksa Daysın Küresi mi? ¹ İşte, öyle bir şey.

Meyra Ovası'nın ılık rüzgârı kirpiklerimin arasına dolarken, batmak üzere olan güneş kızıl ışıklarını cömertçe saçıyor ve yeryüzünde yürüyenlerin gölgelerini uzatıyordu. Gökyüzünde uçuşan araçlar, boğucu bir Ağustos gününde bataklığın üzerinde dolaşan sinekleri andırıyordu.

Bu manzara beni çocukluğumun yaz günlerinden birine götürdü. Kısa kollu bir elbise giyiyordum. Dizlerim çıplaktı, kararmıştı. Sağ bacağımda diz kapağının tam ortasından başlayan ve baldırımın ortasında durmuş bir kan çizgisi vardı. Düşmüş olmalıydım. Saçım uzundu, marul gibi kafamın etrafını sardıktan sonra koltuk altlarıma dek sarkmıştı. Ensemden ter akıyordu. Plastik ve sert bir toka tutuyordum elimde. Saçıma tokayı Ali takmıştı fakat bunaldığım için köşeyi döner dönmez hemen çıkarmıştım. Saça takılan bütün nesnelerden bunalırdım, toka ise en dayanılmazıydı.

O gün ciddi bir sinek popülasyonunun ortalığı işgal etmesinin sebebi şuydu: Birileri kurumuş İstanbul Boğazı'nı yeniden canlandırabileceğine inanmıştı. Tonlarca su dökmüşlerdi. Toprak ise hırslı bir âşık gibi hepsini içmiş, böylece çamura dönüşmüştü. Pis koku ve nemli hava aylarca sokakları terk etmedi. Derken kış geldi, sinekler yıkılan umutlar gibi kuytulara saklanıp öldü. Sonraki yaz geldiğinde ise Boğaz'ın toprağı, daha da büyük bir hırsla kuruyup çatladı.

Koruyucu, bir çocuğun bakımını öz ebeveyni olmamasına rağmen üstlenen kişiydi. Benim koruyucum olan Ali de bu olay üzerine yumurta dışarıdan kırıldığında içindekinin ölmesi, fakat kırılma içeriden gerçekleştiğinde yeni bir yaşam başlaması ile ilgili bir cümle kurmuştu. Bataklıkla yumurtanın ne alakası vardı, orasını hiç anlamadım.

Hatıradan sıyrılıp etrafa baktım. Arnavut kaldırımıyla döşenmiş dar bir sokaktan yokuş aşağı iniyordum. İki yanımda rengârenk, masallardan çıkmış gibi görünen evler diziliydi. Belli ki burada her önüne gelenin kendine bir gecekondu dikmesine izin vardı.

Sokakta yürüyen diğer insanlar da evleri gibi renkliydi. Kimisinde parlak yeşil tüylü bir şapka, kimisinde şeker pembesi peruk, çoğunda ağır makyaj; panda misali gözler, jöle kırmızısı dudaklar, ördek gagası gibi ayakkabılar... Yalın ayaklarım taşların serinliğini duyarken sokağın diğer ucundan kulağıma neşeli bir melodi geldi.

"Polyuşka, polye / Polyuşka şiroka polye..." ²

Sözleri zerre kadar anlamasam da bunun önemi yoktu, çünkü söz konusu müzikse yalnızca heceler önem taşırdı. Akordiyon çalan kalpaklı yaşlı Rus'la, şarkıyı söyleyen diğer gence eşlik etmek istiyordum. Adımlarım hızlandı. Yanlarına ulaştığımda tek kolumu kaldırdım ve belimi kıvırmaya başladım. Ah kulağımın arkasında bir çiçek, bir de kırmızı bir eteğim olsaydı ne güzel olurdu! Ne var ki imkanlar bu kadardı.

"Vyetsya dalnaya daroga / Eh da razveselaya daroga..." ³

Etrafımızda ufak bir kalabalık toplanmıştı. Ruslar şarkıyı daha coşkuyla söylemeye başlamış, Meyra halkı da alkışlarla şarkımıza katılmıştı. İnce kemikli iki genç öne çıkıp iki yanımda kendi tarzlarında dans etmeye başladı. Lalettayin bir ahenk kurmuştuk kendi çapımızda.

Yenilmişlerin RomansıHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin