4

619 45 38
                                        

Doktor, öğleden önce kızı yoklamaya geldi. Berger ona kendini tıp öğrencisi olarak tanıttı ve boğazını tıkayan utanç verici bilgisizlik hissinden kurtulamayarak, "Tehlike hâlâ sürüyor mu?" diye sordu.

"Sanmıyorum," dedi doktor. "Bence nöbeti atlattı. Tuhaftır, çocuklar bu hastalıklara karşı yetişkinlerden daha dayanıklı oluyorlar; henüz yaşanmamış hayatlarının gücü, ölümle mücadele edip onu yeniyor sanki. Neredeyse bütün çocuk hastalıklarında bu böyle: Çocuklar bu hastalıkları yeniyor, yetişkinler ise onlara yeniliyor."

Hastayı muayene etti. Berger, doktorun yanında durdu, etkilenmişti. Bu insanın ağzından çıkan her sözü can kulağıyla dinlemesi, her hareketine dikkat kesilmesi bir zamanlar körü körüne seçtiği, sonra uzun süre dikkate almadığı mesleğinin olağanüstü gücünü ruhunun derinlerinde hissettirdi. Bir yatağın başına geçip oraya bir armağan gibi umut, müjde ve belki de sağlık bırakmanın bütün güzelliği, ani doğan bir güneş gibi içinde açtı. Bundan sonraki yaşamının istikametini o an açıkça gördü: Faal ve yararlı olmalıydı, o zaman insanlar onu fark eder, o da bir daha hiç yalnız kalmazdı.

İşe, kızın bakımını bütünüyle üstlenmekle başladı. Kendisi için hiçbir şey yapmayıp, kendini hastalığın aşamalarını gözetim altında tutmakla, geceleri hatta gündüzlerin önemli bir bölümünü kızın hasta yatağının başında geçirmekle görevlendirdi. O malum gece kız gerçekten nöbet geçirmiş, ama artık ateşi düşmüştü. Berger küçük kızla konuşabiliyor ve bunu severek yapıyordu. Eğer dışarı çıkmışsa, kıza gelirken birkaç çiçek getiriyor ve ona baharı anlatıyordu; küçük kızın oynamayı çok sevdiği Schönborn Parkı'nda ağaçlar hafifçe yeşillenmişti ve öteki kız çocukları artık açık renkli elbiseler giyiyorlardı. Dışarıda şimdi parıldayan pırıl pırıl güneşi ve çeşitli hikayeler anlatıyor, kıza kitaplar okuyor, yakında iyileşeceğini söylüyor ve en büyük mutluluğu onu neşeli görmek oluyordu. Bu saf ve kasten çocuksu sohbetler içini açıyordu ve kendini bazen neşe içinde kahkaha atarken duyuyor ve şaşırıyordu.

Solgun yüzlü küçük kız ise yatağında yatıp gülümsüyordu yalnızca. Gülümserken dermansızdı, dudaklarının çevresinde sevimli hafif bir çizgi oluşuyor, sonra bir esinti gibi uçup gidiyordu. Ama bakışlarını Berger'e çevirince, kurşuni hareler taşıyan, ince ışıklar yayan ve diplerine kadar parlayan derin gözleri delikanlının yüzünde sabitleniyor-du; şaşkınlık ve yabancılamadan artık arınmış olan gözleri, tıpkı bir çocuğun annesinin boynuna sarıldığı anlarda olduğu gibi sıcacık ve ısrarla delikanlının üzerinde kalıyordu. Kız artık konuşabiliyordu ve Berger'e hitap ederken başlarda duyduğu sıkılganlıktan kısa zamanda kurtulmuştu.

Berger'den en çok, kız kardeşini anlatmasını istiyordu. Kardeşi nasıl görünüyordu, uzun mu yoksa kısa boylu muydu, nasıl giyiniyordu, okulda yaramazlık yapıyor muydu? Saçları Berger'inki gibi sarı mıydı? Berger, kız kardeşinin bir gün Viyana'ya gelmesini sağlayabilir miydi; Viyana, zor ve kızı her duyduğunda güldüren bir adı olan kasabadan mutlaka daha güzel olmalıydı? Kız kardeşi hiç onunki kadar ağır bir hastalık geçirmiş miydi? Küçük kız bu çocuksu saf soruların sürekli yenilerini buluyordu. Ama Berger bunlardan yorulmuyordu. Kıza seve seve yanıt veriyor, dünyadaki en değerli varlığı olan kız kardeşinden içtenlikle söz etmek ruhuna iyi geliyordu. Küçük kızın isteği üzerine kız kardeşinin çalışma masasının üzerinde duran fotoğrafını da getirmişti.

Kız, fotoğrafı incecik ve henüz saydam gibi duran çocuk ellerine dikkatle aldı.

"Bakın," dedi kız tırnağıyla dikkatle üzerinden geçerek, "tıpkı sizin ağzınız. Ama siz ağzınıza çoğunlukla kötü bir şekil veriyorsunuz ve çok değişiyorsunuz. Eskiden sizi gördüğümde sizden daima korkardım, öyle bakardınız çünkü."

KızılHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin