GÖÇ

434 14 0

Cihan devletinin genç hükümdarı altın işlemeli tahtından vezirine seslendi:

“Güzel Ali Paşa anlat bakalım İskender Paşa’dan haber ar mıdır?” diye sakin bir şekilde soru sordu. Güzel Ali Paşa altın sırmalı kavuğunu yoklayıp samur kürklü kaftanını düzelttikten sonra bir adım öne çıktı. Ellerini önünde birleştirdi ve:

“Hünkarım, İskender Paşa’dan hayırlı haberler geldi. Aldığımız haberlere göre kırım İskender Paşa’ya destekte bulunmuş. Ayrıca Tatarlar ve Nogaylar bu konuda bize yardımcı olmuşlar. Arzu ederseniz İskender Paşa’nın göndermiş olduğu nameyi okuyayım.” Dedi. Sultan II. Osman eliyle okuması manasında işaret yaparak “oku” dedi. Güzel Ali Paşa kethüdasına işaret yaptı. Kethüda Mustafa Ağa nameyi Sadrazam Hazretlerine sundu. Sadrazam Güzel Ali Paşa yüzüklü ve zihgirli parmaklarını nameye doladı. Ve okumaya başladı:

                “                               Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla;

 Sultanlar Sultanı, Hakanlar Hakanı, İstanbul’un, Diyar-ı Rum’un, Mekke ve Medine’nin, Rumeli’nin ve daha nice vilayetlerin kudretli hükümdarı Sultan Osman Han Allah Allah İllallah/ Baş uryan, Sine püryan, kılıç alkan/ Bu yollarda nice başlar kesilir hiç olmaz soran/ Eyvallah Eyvallah/Kahrımız kılıcımız düşmana ziyan/kulluğumuz padişaha ayan/üçler yediler kırklar/Gülbank-ı Muhammedi, Nur-ı Nebi, Kerem-i Ali/Pirimiz Sultanımız Hünkarı Hacı Bektaş Veli/Demine devranına hu diyelim huuuuu. Diyerek çıktığımız bu yolda bugün büyük gayret sarf ettik. Hünkarım Rumeli Beylerbeyi Yusuf Paşa, Niğbolu Beyi Tiryaki Mehmed Paşa, Vidin Beyi Hızır Paşa’yı komutam altında topladım. Daha sonra yaş ovası civarında kafir ile karşılaştık. Ve siz haşmetli hünkarımıza layık bir zafer kazandık.”

                Padişah büyük bir sevinçle “Paşa, emrimdir kırk pare top atışı yapıla.” Dedi. Sadrazam Paşa ağır bir şekilde kafasını önüne eğdi. Paşa konuşmaya başladı. Hünkarım İskender Paşa name ile bir hediyede yolladı size. “İzninizle” diye izin aldıktan sonra kethüdasına el işareti yaptı. Kethüda az sonra bir topraktan vazo ile geldi. Elini vazonun içine soktu. Elini çıkardığında Sultan Osman’ın yüzünde gülümseme belirdi. Çünkü karşısında düşman birliğin komutanı olan prensin kellesi vardı.

                Az sonra içeri bir harem ağası girdi. Sultan Osman Han ağanın gözlerine takılmıştı. Ağa’nın gözleri ağlamaktan kızarmıştı. Ağa sesi titreyerek:

“ Hünkarım Valideniz Mahfiruz Valide Sultan Hazretleri av köşküne giderken rahatsızlandı. Hekim Esad Efendi durumun basit olmadığını ağır olduğunu söyledi.” dedi. “Şimdi kendileri Av köşkündeler.” Sultan şimşek gibi bir hızla divandan çıktı. Dışarıda onu bekleyen has odabaşını görünce hemen emir verdi. “Derhal hekimleri hazır et.” Dedi. Sonra koşarak ağırlara gitti. Sultan o  kadar hızlı gidiyordu ki bostancıları ona yetişemiyordu. Sultan ahırların içine daldı. Atına atladığı gibi ilerledi. Arkasından altı bostancı atlarını dörtnala sürdü. Ormanın yemyeşil yolu adeta toz bulutuna büründü. Sultan Osman’ın bu kadar endişelenmesi belki de validesinin hayatında kıymet verdiği en değerli insan olmasıydı. Sırf Validesi istediği için Mahpeyker Sultan’ı eski saraya sürmüş ve sarayla olan itibarını kesmişti. Validesine bu kadar düşkün olmasının sebebi onun yıllarca ağlayarak mutsuz yaşamasıydı. Diğer kardeşlerinin anneleri Fatma Haseki ve Mahpeyker Sultan daima Sultan Ahmed ile görüşüyordu. Ama annesi babasını sadece onu almaya geldiğinde gülüyordu. Annesinin masmavi derya gözleri gerçekten deryalanıyordu. Sultan Osman Han av köşkünün önüne geldiğinde atını dizginledi. Kaftanının eteklerini tutarak basamakları hızlı hızlı çıktı. Sonra koşarak Nagehan Kalfaların yanına gitti. Aniden Esad Ağa’nın yakasına yapıştı. “Ağa tez söyle validemin vaziyeti nasıl?” Esad Ağa şaşırmış ve ürkmüştü. “Hünkarım vaziyet kötü.” Dedi. Sultan Osman Han validesinin olduğu daireye girdi. Validesi oldukça büyük etrafı tüllerle süslü bembeyaz yatakta yatıyordu. Alidesi oğlunu görünce acısını saklamak için gülümsedi. Oğlu gelip validesine sarıldı. “Validem korkmayın sizi iyileştireceğim. Gerekirse cihanın en iyi hekimini bulup önünüze getireceğim.” dedi. Valide Sultan, oğluna gülümsedi. Ona seslendi. “Oğlum, arslanım, cihanparem asla ama asla kimsenin oyununa gelme. Daima güçlü dur. Asla kimsenin önünde boynu dahi indirme. Daima dik dur. Dik dur ki düşmanın önünde eğilsin.” Dedi. Sonra oğluna “Arslanım, benim halim hal değil. Yarın bir gün bu dünyadan kuş misali göçerim. Bir daha dönmemek üzere. Senden bir ricam var. Beni Saray-ı hümayuna götür ama bu yoldan. Zira bu yol Harem’e bir cariye olarak geldiğim yoldur.” Dedi. Sultan Osman Han İbrahim Ağa’ya seslendi. “Ağa tez arabayı hazır edin.” Dedi.

                Mahpeyker Sultan arabaya oturmuştu. En son nagehan kalfa karşısına geçti. Nagehan kalfa masmavi gözlere bir daha göremeyecekmişçesine baktı. Sonra “Sultanım, Mahpeyker Sultan’a görüşmek istediğiniz haberini ilettim. Saray-ı Hümayun’a geçecekler.” Dedi. Mahpeyker Sultan kafasını sallayarak onayladı ve gözlerini tülün ardına çevirdi. İçinden şunları geçirdi.

                Ben cariye Maria. Namı diğer İsmetli ve kısmetli Mahfiruz Hatice Valide Sultan Hazretleriyim. Gücünü ne kocasından ne de valideden alanım. Zira ben gücümü kendim ve canımın parçasından alırım. Bir zamanlar kendi kendime yemin ettim. Döktüğüm her göz yaşına bir düşmanımın canını yakacağım. Günü geldi can yaktım. Yüzüm her güldüğünde dostumu sevindireceğim. Günü geldi sevindirdim. Fakir ve sıradan bir köle kızdan; zümrüt taçlar, yakut kolyeler, safir yüzükler takan ipek kıyafetler giyen bir sultan yarattım.  Dilerim ki vakanüvisler adımı Ali Osmaniyye’nin üzerine doğan güneş ve cihanın en güçlü kadını olarak yazsınlar. Zira ben arslanlarla savaşıp yere serdim. Ben Mahfiruz Hatice Valide Sultan’ım.

                Az sonra araba durdu. İbrahim Ağa aşağı indi. Bir elini içeriye uzattı. Mahfiruz Sultan elini çekti. Eteklerini tuttu. Kendi zar zor inmeye çalıştı. Ve başardı. Her adım attığında acısı biraz daha artıyordu. Ama o güçlü bir sultandı ve pes etmedi. İlerledi. Herkes hayretler içinde ona bakıyordu. Bir anda şimşek çaktı ve yağmur yağmaya başladı. Aynı anda Mahfiruz Sultan ve maiyetinin geldiğini gören saray ahalisi Dev kapılı Bab-ü Selam’ın kapılarını açtı. Mahfiruz Sultan acısını unutuyordu ki kapı açıldığında bir sultan ve iki nedimesin ilerlediğini fark etti. Gelini olduğunu düşünüp seslendi “Akile Sultan” Sultan arkasını döndü. Sapsarı kaftanın sahibi ve nedimeler arkasını döndü. Sarı Kaftanlı Sultan, Akile Sultan değildi. Mahpeyker Sultanın ta kendiydi. İki ezeli rakip göz göze gelmişlerdi. Güçlü olanı hastaydı. Güçsüz olanı sağlıklı. Mahfiruz Sultan bir adım daha attı. Ve koskoca Mahfiruz Sultan yere yığıldı. Herkes bir telaş ki kopardı. Sultan Osman Han validesine koştu. Ona sarıldı ve defalarca seslendi ama cevap alamadı. Çünkü Mahfiruz Sultan son göçünü yapıştı. Yağmursa Mahfiruz Sultan için daha bol yağmaya başladı.

MAHPEYKERBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!