2. Bölüm

394 23 10

Medyadaki şarkı Yankı Nefes'in favorilerinden, onunla birlikte okuyun.

Çığlıklar. Duyduğum şeyler sadece çığlıklardı. Etrafımdaki insanlar koşarak uzaklaşıyor ve sadece çığılk atıyorlardı. Boş gözlerle onları izlemeye başladım. Orta yaşlı, saçları yer yer dökülmüş ve kırlaşmış, hafif göbekli bir adam koşar adımlarla yanımdan geçti. Hızlı hareketleri sebebiyle oluşan hava akımının tenimi yalayıp geçmesini hissettim. Kafamı hafifçe sola doğru çevirdiğimde ellerindeki çeşitli tıbbi malzemeleri fırlatarak kaçışan hemşireleri gördüm. Hasteneydim. Burada ne işim vardı, kaç yaşındaydım, insanlar neden ve kimden kaçıyorlardı? Hiçbir fikrim yoktu. Bunları düşünürken görüş alanıma annem ve babam girdi. Yanlarında da çilek şeklindeki şapkasıyla etrafa nedensiz gülücükler saçan bir bebek, ben. Babam beyaz önlüğü, kemik gözlükleri ve boynundaki steteskopla doktor olduğunu bariz şekilde belli ediyordu. Her zamanki gibi göz altları çökmüş, yüzü gergin ve zaten çatık olan kaşları daha da çatılabilirmiş gibi gergin bir ifadesi vardı. Fakat farklı olarak siyaha yakın koyu kahve gözleri endişeyle bakıyordu bu sefer. Sürekli olarak anneme ve kucağındaki bana bakıyor, kısa aralıklarla da arkasını kontrol etmeyi ihmal etmiyordu. Neden kaçıyorduk bilmiyorum. Babamın neden anneme ilerideki yangın merdivenini tarif ederek ordan dışarı çıkması gerektiği ve biraz daha dayanması için sakinleştirici sözler sarf ettiğini bilmiyordum. Tek bildiğim rüya gördüğümdü çünkü istesemde olaylara müdahale edemiyordum.

Ben rüya gördüğümün farkına varmışken annem ayağı takılarak yere düştü. Onun kucağında olan bende dolaylı olarak yere yuvarlandım. Ağlamaya başlamam uzun sürmemişti. Babam adımı haykırarak beni yerden kaldırdığında annem dizlerinin üzerinde doğrulmuş, kendine gelmeye çalışıyordu. Beni tek koluyla kavrayan babam hızlı adımlarla annemin yanına gitti ve koltuk altlarından destek olarak kalkmasına yardım etti. Bunları anlatmak tuhafıma gidiyordu, hepsi geçmişte yaşadığım şeylerdi. Rüyada olduğumun farkındaydım fakat uyanamıyordum. Sanki bu olayları tekrar tekrar hatırlamam gerekiyormuş gibi, zihnim tüm bunları bana -hiçbir ayrıntısını atlamadan- yeniden yaşatıyordu.

Bir el silah sesi duyulduğunda annemle babam daha da telaşlanmış, etrafımızdaki insanlar ve hastane personeli de saklanmak için yer aramaya başlamışlardı. Tüm bu insanların aksine babam ve annem koşuyor, tabelasını görünen yangın merdivenine doğru ilerliyorlardı. Merdivenle aralarında yaklaşık iki metre kadar mesafe kaldığında arkalarından gelen bariton sesle ikisi de yerlerine çakılmışçasına durdu. Görüntü silikleşmeye ve bende hafifçe sarsılmaya başladım. Sesleri duyamamaya başladığımda ise uyanmak üzere olduğumu biliyordum.

Gözlerimi açtığımda annem, babam ve abim yatağımın kenarına oturmuş, endişeli gözlerle beni izliyorlardı. Hepsinin üzerinde pijamaları vardı ve abimin bütün gün ayna karşısında özenle düzelttiği saçları darmadağındı. Uykudan uyandıkları bariz şekilde belliydi. Sanırım ben de kitap okurken uyuya kalmıştım çünkü çok sevdiğim kitabım yere düşmüş ve kaldığım sayfaya ayraç konulmadan kapanmıştı. Saçlarım suratıma yapışmış, sırtım ıslanmıştı. Gördüğüm rüyadan oldukça etkilenmiştim. Genelde rüya gören bir insan değildim, gördüğüm zaman ise pembe düşler yerine hayatımını kabusa çeviren o günü tekrar tekrar hatırlardım. Bu elimde olan bir şey değildi, zihnimin bana oynadığı adi bir oyundu. Ve her seferinde bu oyunda yenilen taraf ben oluyordum.

Abim sakince: ''Yine aynı kabus, öyle değil mi?'' dediğinde başımı onaylarcasına sallamaktan başka yapabilecek bir şeyim yoktu. Kollarım günlerce ağır yük taşımışçasına ağrıyordu ve parmaklarımı oynatabileceğimden emin değildim. Bu kabuslar ilk başladığında sekiz yaşındaydım ve hiçbir şey bilmiyordum. Ağzımdan çıkan boğuk seslerle tüm evi inlettiğimde annem koşar adımlarla yanıma gelmiş ve beni uyandırmıştı. Bana ne gördüğümü sorduğunda ellerimi olabildiğince hızlı kullanmaya çalışarak gördüklerimi anlatmıştım. Annemin o anki surat ifadesini unutabileceği sanmıyordum. Zira her zaman imrenerek baktığım bronz teni bir anda sararmış, bal rengi gözlerinde ışık sönmüştü. Aynı olay birkaç defa tekrarlandığında, anneme o kadar çok baskı yapmıştım ki istemese de neler yaşadığımızı anlatmak zorunda kalmıştı. Anlatırken ağzından çıkan her kelimeyi özenle seçtiğine emindim. Beni korkutmamak için yaşananları olabildiğince yavaş ve basit şekilde anlatıp bitirdiğinde gözyaşlarıma hakim olamıyordum. Sekiz yaşıma kadar bana doğuştan dilsiz olduğumu söylemiş, bu konuyu her üstelediğimde lafı değiştirip beni geçiştirmişlerdi. Fakat o gece her şeyi öğrendiğimde, küçük ellerimle gözyaşlarımı silmekten helak olmuş, yumruğum kadar olan ufak ve saf kalbim nefretle dolmuştu. Gerçekler suratıma bir tokat gibi çarpmıştı ve bu sahiden acıtıyordu. Fiziksel acılar bir süre sonra geçiyordu. Oysa ki ruhsal acılar benliğinizle bütünleşiyor ve iyileşmek bilmeyen, sürekli kanayıp kabuk tutan yaralar haline geliyordu. O gece, benim çocuk ruhum bir kale duvarının savaş sırasında yıkılıp binbir kum tanesine ayrılması gibi parçalanmış ve bir daha da inşaa edilememişti. 

 Ertesi sabah uyanmak tam anlamıyla bir işkenceydi. Ben gözlerimi açmak istedikçe göz kapaklarım açılmamak için direniyordu. Dün gece güneş doğana kadar gözüme bir damla uyku girmemişti ve şuan başımda filler üzerinde halay çekiyormuşçasına bir ağrı vardı. Bu ağrı migren sancılarımın habercisiydi. Migren ilaçlarımı düzenli kullanmadığımdan dolayı hastalık ilerlemiş olmalıydı, bu sıralar çok sık başım ağrıyordu. Migren, normal bir baş ağrısı değildi. Anlatması oldukça güç olmasına rağmen sanırım sadece şu şekilde tanımlayabilirdim: Görünmez bir güç elleriyle kafatasınızı ikiye ayırıp beyninizi mıncıklıyordu. Evet, kesinlikle en basit anlatım buydu. Eğer ilaçlarınızı düzenli kullanmazsanız birden saplanan o acı, zifiri karanlık bir odada saatlerce uyumazsanız asla hafiflemiyor ve sizi gün boyunca yaralı bir ceylan gibi kıvrandırıyordu. Bu yüzden uyumalıydım. Yanımdaki komidinin üzerinden telefonumu alıp saate baktım. Öğlen bir buçuk civarıydı. Büyük ihtimalle babam meşguldü ve annem bu saatlerde her zaman dışarıda olurdu. Bu yüzden anneme durumum hakkında bilgi veren kısa bir mesaj attıktan sonra yavaşça yatağımdan çıkıp mutfağa gittim. Sol üstteki dolapta her zaman bir sıcak su torbası bulunurdu. Aslında sıcağı sevmezdim, ben soğuğun kızıydım. Soğuk, bana ruhsal acılarımı unutturuyordu. Ama soğuğun uyumama yardım ettiğini söyleyemezdim. Sıcak su torbasına sarılarak uyumak güzeldi, çocukluğumdan bana kalan tek alışkanlığımdı. Torbayı doldurduktan sonra ayaklarımı sürüyerek odama gittim ve yatağımın içine girdim. Yorganımı boğazıma kadar çektikten sonra gözlerimi kapattım. Bir süre sonra sonra dışarıdan gelen araba seslerini duyamamaya başladım ve uykuya daldım.

Tekrar merhaba! Aslında bu bölüm haftasonu gelecekti ama ben yoğun ilgiye dayanamayarak bugün yükledim. Güzel yorumlarınız için hepinize ayrı ayrı teşekkürler. Umarım beklentinize değer bir bölüm olmuştur. Bir dahaki bölümde görüşmek üzere, sevgiyle kalın!

-queenofthefrozen 

Sessiz Haykırış [Askıda]Bu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!