*Psst* Notice anything different? 👀 Find out more about Wattpad's new look!

Learn More

Onunla bütün vaktimi geçirebilirdim. Bakışlarımı kaçırmadan o kusursuz yüzünü saatlerce izleyebilirdim. Hatta şimdi bile bu saatleri başlatabilirdim. Fakat Justin yine o korkuyla gözlerini kaçırırdı. Öyle de yapmıştı.

Son söylediklerinden sonra sayamadığım dakikalardır birbirimize bakıyorduk; fakat ikimizden de bir hareketlenme gelmiyordu. En sonunda, dakikaları bitiren Justin sayesinde diğer adımı ben attım:

"Holding'e gitmiyorsun, bildiğim kadarıyla." diye yaslandığım masadan doğruldum ve tırnaklarımla oynadım. Kısaca: onunla ilgilenmediğimi belirten davranışlar arıyordum. "Madem evdesin, benim Jim'e bakmama gerek yok değil mi? Yani evime gidebilirim."

Kaşları hafif bir şekilde kalktıktan sonra yüzüne binbir türlü duygular çizdi. "Tabii, sen bilirsin."

Kafamı hafifçe oynatırken 'gitmemi istemediğini' söylemesini istiyordum; fakat hiçbir şey demiyordu. Omuzlarımın hafifçe düşmesine izin verip vedalaşmak için Jim'in yanına, salona ilerledim.

Önündeki legoları birbirine çarptırıp dudaklarıyla değişik sesler çıkartıyordu. Yanına çömeldiğimde ilgisini çeken tek şey püsküllü, turkuaz postacı çantam olmuştu.

Ellerini birbirine çarptıktan sonra gamzelerini belirten bir gülümsemeyle püskülleri eline aldı. Ve beklemediğim bir harekette bulundu:

Emekleyerek bana ilerledi, poposunu dizimin yanına koyup ellerini bana doğru açıp kapattı.

Onu kucağıma aldığım gibi bilinçsizce dudağımdan öptü. Geri çekilmesiyle ayağıyla çantadaki püskülleri ittirdi. Kahkaha atarak gamzelerinden öptüm.

Justin bizi izlediğini belirten bir kıkırtı çıkarıp beklediğimin aksine başka konu açtı:

"Jim'in doğum günü partisine geliyorsun, değil mi?"

Jim'i kucağımdan indirdim, çantamı koluma takarak bir süre durdum. "Belki Jim için olabilir."

Justin gülümseyerek karşıladı ve Jim'i kucağına aldı. "Bizim Jim, seni beğendi anlaşılan. Gelirsen çok sevinir. Adresi mesaj olarak atarım," dedi.

Başımla onaylayacağım sırada, telefonumun Jaxon'da kaldığı aklıma geldi. Yanına gidip almak, Jaxon'a, Justin üzerine kullanacağı koz demekti; Bu yüzden onu arayacak ve telefonumu getirmesini isteyecektim.

Bu da koz demekti; ama ufacıkta olsa yanlış anlaşılmayan başka yöntem yoktu.

Elbette Justin'e telefonumun Jax'te kaldığını söylemeyecektim. Ama telefon daha elime geçmeden adresi atma ihtimali olursa Jaxon, sırf gıcıklık olsun diye mesajı silebilirdi. Gerçi telefonu getirmesi için benden karşılık isteyecekti ama dediğim gibi: Başka yapabileceğim bir şey yoktu.

Justin, 'neden hala dikildiğimi' yansıtan yüz ifadesiyle beni incelerken, mesaj atmasını biraz da olsa geciktirecek bir yalan söyledim:

"Hafıza kartımda Katarina ile birkaç fotoğrafımız vardı. Telefonumun bluetooth'u arada çalışmıyor; bu yüzden hafıza kartım Katarina'da. Kartı alır almaz sana mesaj atarım, sen de adresi atarsın, olur mu?"

Yalanımı anlamaması için anladıysa da sorgulamaması için Tanrı'ya yalvarırken kadifemsi sesini duydum:

"Pekala. Olur. Bu arada, gece su içmek için kalkmıştım "Katil" diyordun... Yani anl-"

Beynim, kelimeleri istemiyormuş gibi sonrasını idrak etmeyi durdurmuştu. Gece sayıklamışmıydım? Üstelik meşhur Anası-Çılgın-Katil'den mi bahsetmiştim?

Evet, bunu Justin'e açıklayacağımı söylemiştim fakat şimdi değildi.

Tanrım, neden bu kadar yalan söylemek zorunda kalıyorum!

Run To Death .:. JileyBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!