welcome!  login | sign up   Facebook Connect
 
Read what you like. Share what you write.

Posted by

silv3n

on Jan 18, 2009
Become a fan

Karakule 1

1


Silahşor


I

Siyahlı adam çölde kaçıyordu. Silahşor de peşindeydi.
Bütün çöllerin tapınağıydı burası. Gök kubbesinin altında her yana doğru sanki milyonlarca kilometre uzanan dev bir düzlük. Bembeyaz çöl. Gözleri kamaştırıyordu. Burada bir damla su bile yoktu. Çölün kendince bir özelliği olduğu söylenemezdi. Sadece ufukta hafif, beyaz sislere benzeyen dağlar yükseliyordu: Bir de şurada burada tatlı rüyalara, kâbuslara ve ölüme neden olan şeytanotu kümeleri görülmekteydi. Arada sırada karşılaşılan ve mezar taşlarını andıran levhalar yönü belirtiyordu. Çünkü kalın alkali tabakasını yaran bozuk patika bir zamanlar geniş bir şoseydi. Arabaların geçtikleri bir yol. Ama o günler çok gerilerde kalmıştı. Zaman ilerlemiş, dünya da boşalmıştı.
Silahşor sakin sakin ilerliyordu. Ne acele ediyor, ne de oyalanıyordu. Beline şişkin bir sucuğa benzeyen su tulumunu asmıştı. Hemen hemen doluydu tulum. Silahşor yıllar boyunca khef dönemlerinden geçmiş ve beşinci dereceye erişmişti. Yedinci ya da sekizinci dereceden olsaydı hiç susuzluk çekmeyecekti. Vücudunun su kaybetmesini tarafsızca, klinik bir ilgiyle izleyecek ve ancak mantığı «Gerekli,» dediği zaman gövdesinin içindeki karanlık oyuklar ve yarıkların su almalarını sağlayacaktı. Ama o beşinci derecedendi. Yedinci ya da sekizinciden değil. O yüzden susamıştı. Ama su içme gereğini de pek duymuyordu. Bütün bunlar onu belli belirsiz memnun ediyordu. Romantik bir durumdu bu.
Silahşor su tulumunun altına tabancalarını takmıştı. Ellerine çok uygun ağırlıkta, hassas dengeli silahlardı bunlar. Kasıklarının yukarısına, çaprazlamasına kesişen iki kemer takmıştı. Tabancaların kılıfları iyice yağlanmıştı. Bu korkunç güneşin bile onları çatlatması imkânsızdı. Tabancaların kabzaları sandal ağacı tahtasından yapılmıştı. Tahta ince dokulu ve sarıydı. Tabanca kılıflarını ham deriden şeritlerle bağlamıştı. Yürürken tabancalar kalçalarına çarpıyordu. Fişekliklere takılmış olan pirinç kartuşlar güneşte pırıldaklar gibi ışıldıyor, sanki göz kırpıyorlardı. Deri kılıflar hafifçe gıcırdıyordu. Ama tabancalar sessizdi. Az kan dökmemişlerdi, ama bu kısır çölde gürültüye gerek yoktu.
Silahşorun giysileri renksizdi. Ya da, «Yağmur veya toz renginde,» denebilirdi. Gömleğinin yakası açıktı. Elle açılmış deliklere geçirilmiş olan ham deriden şerit gevşekçe sallanıyordu. Ayağında streç blucin vardı.
Silahşor hafif meyilli bir tepeciğe tırmandı. Burada kum yoktu. Çöl iyice kurumuş killi topraktan oluşuyordu. Karanlık bastığı zaman çıkan sert rüzgâr bile ancak bulaşık kaplarını ovarak temizlemek için kullanılan sert deterjana benzeyen, can yakıcı bir toz kayırabiliyordu. Genç adam tepeye eriştiği zaman basılarak söndürülmüş küçük bir kamp ateşinin kalıntılarını gördü. Rüzgâr altı tarafındaydı. Güneşin en çabuk çekildiği yanda. Siyahlı adamın temelde bir insan olduğunu gösteren bu tür ufak tefek işaretler her zaman sevindiriyordu Silahşoru. Dudakları gerildi ve derisi soyulmuş, çukur çukur olmuş suratını hafif bir gülümseme aydınlattı. Silahşor çömeldi.
Şeytanotu yakmış tabii, diye düşündü. Bu çölde yanabilen bir tek o bitki var. Şeytanotu yağlımsı, donuk bir alev çıkararak yanıyordu. Ağır ağır. Sınırlarda yaşayanlar Silahşora, «Alevlerde bile şeytanlar yaşıyor...» demişlerdi. «Biz de bu bitkiyi yakıyoruz ama alevlere bakmamaya çalışıyoruz. Yoksa şeytanlar insanı ipnotize ediyorlar. Alevlere bakan bir kimseye işaret ediyor ve sonunda da onu ateşin içerisine çekiyorlar. Ondan sonra aptallık ederek alevlere bakan biri kendisinden önceki kurbanı görüyor.»
Yanmış otların üzerinde artık o tanıdık, çaprazlama işaretler vardı. Silahşor bitkileri parmaklarıyla itiştirirken gri küllere dönüşüverdiler. Ateşin kalıntıları arasında yanmış bir parça domuz sucuğundan başka bir şey yoktu. Silahşor düşünceli bir tavırla onu yedi.
Siyahlı adamı iki aydan beri bu çöllerde izliyordu. Bu sonsuz gibi gözüken, insanı çıldırtacak kadar tekdüze, cehenneme benzeyen topraklarda onu kovalıyordu. Ama bu ana kadar siyahlı adamın kamp ateşlerindeki işe yaramaz o işaretlerden başka bir iz bulamamıştı. Örneğin, bir teneke kutu, bir şişe ya da bir su tulumu. Oysa Silahşor geride öyle dört tulum bırakmıştı. Ölü yılan derileri gibi.
Belki de kamp ateşleri bir mesajdı. Harf harf açıklanıyordu. «Kaçmana bak,» ya da, «Son yaklaşıyor,» gibi bir şey. Hatta belki de, «Joe'nun Yerinde Yemek Ye,» türünden bir reklam. Ama bu önemli değildi.
Silahşor bu tür işaretlerden anlamıyordu. Ve bu ateşin kalıntıları da diğerleri gibi soğumuştu. Düşmanına daha yaklaşmış olduğunu seziyor, ama bu sonuca nasıl vardığını bilemiyordu. Bu da yine önemli sayılmazdı. Genç adam doğrularak ellerindeki külleri temizledi.
/ 77 Next Page

Comments & Reviews ^top


Login to post your comment.
Be the first to comment on this!


Recommended


kara kule : buyucu ve cam kure

Kara Kule:Üçün Çizgileri pt2

Kara Kule:Ucun Cizgileri

Kara Kule:Üçün Çizgileri [by Infinity Leader]pt 1

Yerdeniz 01

Stephen King -Buick 8

Stephen King- Sakos me kokkala Part-2